İstanbul Arkeoloji Müzeleri Tablet Arşivi: Sultanahmet'te bir Mezopotamya
Sultanahmet'te, Topkapı Sarayı'nın hemen yanında, Gülhane Parkı'na inen yolun üzerinde, İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin binaları duruyor. Turistlerin çoğu, buraya, İskender Lahdi'ni görmek için gelir. Ama bu binaların bir köşesinde, ziyaretçilerin pek görmediği bir hazine var: on binlerce çivi yazılı tableti barındıran, dünyanın en büyük tablet koleksiyonlarından biri.
Bu sayfada, bu arşivin nasıl oluştuğunu, içinde neler bulunduğunu ve Sümeroloji için neden bu kadar önemli olduğunu anlatmak istiyorum. Siz İstanbul'un ortasında, Nippur'un ve Lagaş'ın tabletlerinin saklandığını biliyor muydunuz?
Osman Hamdi Bey ve yasa
Arşivin hikâyesi, on dokuzuncu yüzyılın sonunda, Osman Hamdi Bey ile başlıyor. Osman Hamdi Bey, ressam, arkeolog ve müze yöneticisi olarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda, modern müzeciliğin kurucusu sayılıyor. 1881'de, Müze-i Hümayun'un müdürü oldu ve bu görevde, ölümüne kadar, yani 1910'a kadar kaldı.
Osman Hamdi Bey'in en önemli katkılarından biri, 1884'te çıkarılan Asar-ı Atika Nizamnamesi, yani eski eserler yönetmeliği. Bu yönetmelik, Osmanlı topraklarında bulunan eski eserlerin, devlete ait olduğunu ve yurt dışına çıkarılmasının, yasak olduğunu belirtiyordu. Bu, o dönemde, Avrupalı kazı ekiplerinin, buluntuları, kendi ülkelerine götürmesini sınırlamayı amaçlıyordu. Daha önceki on yıllarda, Ninova ve Nimrud gibi Asur şehirlerinden çıkan binlerce tablet ve kabartma, Londra ve Paris'e taşınmıştı. Layard'ın ve Botta'nın kazıları, British Museum ile Louvre'un Asur galerilerini doldurmuştu. Osman Hamdi Bey, bu akışın, imparatorluğun kendi tarihinden mahrum kalması anlamına geldiğini görüyordu. Onun yönetmeliği, bu yüzden, sadece bir hukuk metni değil, bir mirası sahiplenme çabasıydı; ve bu çaba, Osmanlı'nın, kendi topraklarındaki eski uygarlıklara, yeni bir gözle bakmaya başladığını gösteriyordu.
Bu yönetmeliğin uygulanması, her zaman tutarlı değildi. Bazı kazılarda, buluntuların bir kısmı, kazı ekiplerine, "hediye" ya da paylaşım yoluyla verildi. Ama yönetmelik sayesinde, Mezopotamya'daki kazılardan çıkan pek çok tablet, İstanbul'a getirildi ve bugünkü arşivin çekirdeği oluştu. 1906'da yapılan bir düzenlemeyle, kurallar daha da sıkılaştırıldı.
Nippur'dan gelen tabletler
Arşivin en önemli bölümlerinden biri, Nippur'dan gelen tabletler. Nippur, Sümer'in dini merkeziydi ve Enlil'in tapınağı Ekur, buradaydı. 1889'dan 1900'e kadar, Pennsylvania Üniversitesi'nden bir ekip, Nippur'da, büyük kazılar yaptı. Bu kazılarda, on binlerce tablet bulundu.
Osmanlı yasaları gereği, bu tabletlerin önemli bir kısmı, İstanbul'a getirildi. Bir kısmı ise, Philadelphia'daki Pennsylvania Üniversitesi Müzesi'ne gitti. Bu paylaşım, tabletlerin, iki şehir arasında bölünmesine yol açtı. Aynı tabletin parçaları, bazen, biri İstanbul'da, diğeri Philadelphia'da olacak şekilde ayrıldı.
Bu bölünme, Sümer edebiyatının yeniden kurulmasını, hem zorlaştırdı hem de iki şehri birbirine bağladı. Samuel Noah Kramer gibi Sümerologlar, bir metni tamamlamak için, hem İstanbul'daki hem de Philadelphia'daki parçaları incelemek zorundaydı. Bu yüzden, İstanbul'daki arşiv, Sümer edebiyatı çalışmalarının, vazgeçilmez merkezlerinden biri haline geldi.
Hilprecht tartışması
Nippur kazılarıyla ilgili, ünlü bir tartışma da var. Kazılara katılan Alman Asurolog Hermann Hilprecht, bazı meslektaşları tarafından, Nippur buluntuları hakkında, yanıltıcı iddialarda bulunmakla suçlandı. Bu tartışma, 1900'lerin başında, "Peters-Hilprecht tartışması" olarak biliniyor; adını, kazı yöneticisi John Punnett Peters ile Hilprecht arasındaki anlaşmazlıktan alıyor.
Tartışmanın bir boyutu da, tabletlerin dağılımıyla ilgiliydi. Hilprecht, Osmanlı yönetimi ile iyi ilişkiler kurmuş ve bazı tabletlerin, Philadelphia'ya gönderilmesini sağlamıştı. Bazı tabletlerin ise, onun kişisel koleksiyonuna girdiği ve daha sonra Almanya'daki Jena Üniversitesi'ne geçtiği biliniyor. Bu tabletlerin nasıl elde edildiği, hâlâ tartışılıyor; bu yüzden, Hilprecht'in rolü, Türkiye ile ilgili tablet tarihinde, karmaşık bir yer tutuyor.
Lagaş ve diğer koleksiyonlar
İstanbul'daki arşivde, Nippur'un yanı sıra, başka pek çok yerden gelen tabletler de var. Fransız kazı ekiplerinin, Tello'da, yani antik Girsu'da, Lagaş devletinin merkezinde yaptığı kazılardan çıkan tabletlerin bir kısmı, İstanbul'a getirildi. Bu tabletler, özellikle, Ur III dönemine ait, binlerce idari belgeyi içeriyor.
Arşivde, ayrıca, Anadolu'dan gelen tabletler de var. Kültepe'den, yani antik Kaniş'ten çıkan Eski Asur ticaret mektupları ve Boğazköy'den, yani Hitit başkenti Hattuşa'dan çıkan Hititçe tabletler, arşivin önemli bölümlerinden. Hattuşa tabletleri arasında, Mısır ile Hitit İmparatorluğu arasında imzalanan Kadeş Antlaşması'nın Hitit kopyası da var. Bu tabletin bir kopyası, New York'taki Birleşmiş Milletler binasında sergileniyor.
Kaç tablet var?
Arşivdeki tabletlerin sayısı, kaynaklarda, farklı şekillerde veriliyor. Sık sık, yetmiş beş bin civarında bir sayı anılıyor; ama bu sayının, tam tabletleri mi, parçaları mı, yoksa her ikisini mi kapsadığı, net değil. Ayrıca, kataloglama çalışmaları devam ettikçe, bu sayı değişebiliyor.
Bu sayı ne olursa olsun, İstanbul'daki arşiv, British Museum, Penn Museum ve Louvre ile birlikte, dünyanın en büyük tablet koleksiyonlarından biri olarak kabul ediliyor. Ama bu koleksiyonun, önemli bir kısmı, hâlâ, ayrıntılı olarak yayımlanmamış. Yani arşivde, henüz okunmamış ya da yayımlanmamış, binlerce tablet olabilir. Bu, bir yandan, bir eksiklik; öte yandan, büyük bir fırsat. Bir sonraki önemli Sümer metni, belki de, Irak'taki bir kazıdan değil, Sultanahmet'teki bir rafın üzerinde, yıllardır sessizce bekleyen bir kutunun içinden çıkacak. Genç Türk Asurologlar için, bu arşiv, ömür boyu sürecek bir çalışma alanı sunuyor. Siz bu rafların arasında, bir gün çalışmak ister miydiniz?
Arşivin emekçileri
Arşivin hikâyesi, aynı zamanda, onu düzenleyen insanların hikâyesi. Bir koleksiyon, ne kadar büyük olursa olsun, onu okuyan ve düzenleyen eller olmadan, sadece bir kil yığınıdır. 1940'lardan itibaren, Muazzez İlmiye Çığ ve Hatice Kızılyay, arşivde, onlarca yıl çalıştı. Bu iki kadın, binlerce tableti temizledi, numaralandırdı ve kataloğa geçirdi. Onların çalışmaları, arşivin, uluslararası akademisyenler için, erişilebilir hale gelmesini sağladı.
Arşivde çalışan Türk ve yabancı pek çok akademisyen, sonraki yıllarda da, bu koleksiyonun yayımlanmasına katkıda bulundu. Arşivdeki tabletler, Türk ve uluslararası dergilerde, kitaplarda ve dijital veri tabanlarında, giderek daha fazla yayımlanıyor. Bu çalışmalar, arşivin, Sümeroloji'deki önemini, sürekli olarak artırıyor.
Tanrılar arasındaki ilişki
İstanbul'daki arşivde, tanrılarla ilgili, çok sayıda metin var. Nippur'dan gelen edebi tabletler arasında, Enlil, Ninlil, İnanna ve Enki gibi tanrılarla ilgili mitler ve ilahiler yer alıyor. Ayrıca, tapınak hesapları, sunu listeleri ve dini ritüellerle ilgili belgeler de var.
Bu metinler, tanrıların, sadece mitlerde değil, günlük hayatta da, nasıl tapınıldığını gösteriyor. Örneğin, Nippur'daki Ekur tapınağına yapılan sunuların kayıtları, Enlil'e, her gün, ne kadar yiyecek, içecek ve hayvan sunulduğunu ortaya koyuyor. Bu kayıtlar, tanrılarla insanlar arasındaki ilişkinin, somut bir ekonomik boyutu olduğunu hatırlatıyor.
Akademik okuma
Akademik dünyada, İstanbul'daki arşiv, Sümeroloji'nin, en önemli kaynaklarından biri olarak kabul ediliyor. Sümer edebiyatının, birçok metninin yeniden kurulmasında, İstanbul'daki parçalar, kritik bir rol oynadı. Oxford Üniversitesi'nin yürüttüğü "Electronic Text Corpus of Sumerian Literature" projesi, İstanbul'daki tabletlerin pek çoğunu, kaynakları arasında listeliyor.
Son yıllarda, arşivdeki tabletlerin dijitalleştirilmesi ve çevrimiçi erişime açılması için, çeşitli projeler yürütülüyor. Bu projeler, dünyanın dört bir yanındaki akademisyenlerin, İstanbul'a gelmeden de, tabletleri inceleyebilmesini sağlıyor. Ama arşivin tamamının dijitalleştirilmesi, uzun bir zaman alacak gibi görünüyor.
Sitchin'in okuması
Sitchin, kitaplarında, İstanbul'daki arşive, doğrudan bir atıfta bulunmadı. Ama onun kullandığı pek çok Sümer metni, kısmen, İstanbul'daki tabletlerden yeniden kurulmuştu. Yani Sitchin'in okuduğu çevirilerin bir kısmı, dolaylı olarak, Sultanahmet'teki bu arşive dayanıyordu.
Bu, bence, Türkiye'deki Anunnaki tartışmaları için, ilginç bir nokta. Anunnaki hakkında konuşan pek çok kişi, bu tanrıların adlarının geçtiği tabletlerin bir kısmının, İstanbul'da, birkaç kilometre ötede, bir müze deposunda durduğunu bilmiyor.
Forumlarda
Forumlarda, İstanbul'daki arşiv, çok az anılıyor. Bazı kullanıcılar, arşivin, ziyaretçilere neden açık olmadığını sorguluyor ve burada, "gizli tabletler" saklandığını iddia ediyor. Bu iddiaların bir dayanağı yok; arşivler, dünyanın her yerinde, korunma ve araştırma amacıyla, kısıtlı erişime sahip.
Bence İstanbul'daki arşiv, Türkiye'nin, en az bilinen ama en değerli hazinelerinden biri. Bu arşivin, daha fazla tanıtılması ve bazı tabletlerin, kalıcı sergilerde gösterilmesi, Türkiye'deki Sümer ilgisini, daha sağlam bir zemine oturtabilir.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bence İstanbul'daki tablet arşivi, Osmanlı İmparatorluğu'nun, son döneminde bıraktığı, en az bilinen miraslardan biri. Osman Hamdi Bey'in yasası, belki de, binlerce tabletin, Avrupa ve Amerika'ya dağılmasını önledi. Belki de Türkiye'nin Sümeroloji'deki yerini, bir ressam ve müze yöneticisinin, yüz kırk yıl önce attığı bir imza belirledi.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ni ziyaret ettiniz mi ve tabletlere dair bir şey gördünüz mü? Bu arşivin, daha fazla ziyaretçiye açılmasını ister miydiniz? Yorumlarda yazın.
Giriş yap