Giriş yap
🏺 Anunnaki

Irak Müzesi yağması ve Anunnaki: İddia ne, kaynağı ne? Nisan 2003'ün gerçek kaybı

Nisan 2003'te televizyon ekranlarında gördüğüm görüntüleri hâlâ hatırlıyorum. Bağdat'taki Irak Ulusal Müzesi'nin koridorlarında kırık vitrinler, yerlere saçılmış kil parçaları, boş kaideler. Binlerce yıllık bir mirasın birkaç gün içinde dağıldığını izlemek, insanın içinde derin bir yara açıyordu. O günlerden kısa bir süre sonra, forumlarda bu yağmayla ilgili yeni bir iddia belirdi: Savaşın asıl amacı petrol değil, müzedeki Anunnaki tabletleriydi.

Bu iddiayı ilk okuduğumda öfkelenmiştim. Gerçek bir kaybı, gerçek insanların acısını bir komplo anlatısının malzemesine dönüştürmek bana saygısızca gelmişti. Ama sonra, öfkenin yerine anlamaya çalışmayı seçtim. Burada hem iddianın kaynaklarını hem de yağmanın gerçek hikâyesini anlatmak istiyorum; çünkü gerçek hikâye, herhangi bir komplo anlatısından çok daha öğretici.

İddia ne söylüyor?

Forumlarda dolaşan anlatıya göre, 2003 Irak savaşı, Sümer'in gizli bilgilerine, özellikle Anunnaki'nin teknolojisini ya da gerçek tarihini anlatan tabletlere ulaşmak için başlatıldı. Müzenin yağmalanması, bu tabletlerin el altından alınmasını gizlemek için düzenlenmiş bir örtüydü. Bazı versiyonlarda Saddam Hüseyin'in de bu tabletlerin peşinde olduğu, hatta bir tür "yıldız kapısı" aradığı öne sürülüyor.

Bu anlatının en popüler versiyonları, 2000'lerin başında internet sitelerinde ve radyo programlarında yayıldı. Kesin bir kaynağı yok; daha çok, birbirini alıntılayan web sayfaları ve forum mesajları zinciri.

Gerçekte ne oldu?

Bağdat'ın düşüşünden sonraki günlerde, 10 ile 12 Nisan 2003 arasında, müze yağmalandı. Müze personeli, savaştan önce en değerli eserlerin bir kısmını gizli depolara ve bankalara taşımıştı. Ama binlerce eser hâlâ müzedeydi ve yağmacılar bunların önemli bir kısmını aldı.

Yağmanın soruşturulması, ABD Deniz Piyadeleri'nden albay ve aynı zamanda klasik filoloji eğitimi almış bir savcı olan Matthew Bogdanos'a verildi. Bogdanos, 2005'te yayımlanan "Thieves of Baghdad" adlı kitabında soruşturmayı ayrıntılı olarak anlattı. Kitaba göre yağmanın üç farklı katmanı vardı: sergi salonlarından ve depolardan rastgele eşya alan halk, belirli eserleri hedefleyen ve müzeyi iyi tanıyan profesyonel hırsızlar ve bodrum katındaki depolardan küçük, taşınabilir eserleri, özellikle silindir mühürleri alan bir grup.

Bogdanos'un tahminine göre müzeden yaklaşık on beş bin eser çalındı. Bunların bir kısmı sonraki yıllarda geri getirildi; bir kısmı hâlâ kayıp.

Uruk Vazosu ve Warka Maskesi

Yağmanın en acı kayıplarından ikisi, sonradan bulunarak geri döndü. Uruk Vazosu, yaklaşık beş bin yıllık, kabartmalı bir kaymaktaşı kap. Üzerinde, tanrıça İnanna'ya sunulan adakları taşıyan çıplak rahipler, hayvanlar ve bitkiler sıra sıra resmediliyor. Vazo, yağmada çalındı ve birkaç ay sonra, Haziran 2003'te, parçalara ayrılmış halde bir arabanın bagajında müzeye geri getirildi.

Warka Maskesi, Uruk'ta bulunan, bir kadın yüzünü gösteren mermer bir baş; dünyanın en eski, canlı ifadeli insan yüzü tasvirlerinden biri olarak anılıyor. Maske de çalındı ve Eylül 2003'te, Bağdat yakınlarında bir çiftlikte toprağa gömülü halde bulundu.

Bu iki eserin hikâyesini okuduğumda, bir kaybın ve bir bulunuşun nasıl birlikte yaşanabildiğini düşünmüştüm. Uruk Vazosu kırık ama geri dönmüş; Warka Maskesi toprağa gömülmüş ama kurtulmuş. Siz bu eserlerden birini müzede görme fırsatı bulsaydınız, onlara nasıl bakardınız?

Nemrut hazinesi

Yağmanın ilk günlerinde, Nemrut'taki Asur kraliçelerinin mezarlarından çıkarılan altın mücevherlerin de çalındığı sanılıyordu. Bu hazine, 1980'lerin sonunda Iraklı arkeologlar tarafından bulunmuştu ve yüzyılın en önemli arkeolojik keşiflerinden biri sayılıyordu. Haziran 2003'te, hazinenin Irak Merkez Bankası'nın su basmış bir kasasında güvende olduğu anlaşıldı. Müze personeli, savaştan önce onu oraya taşımıştı.

Bu hikâye, yağmanın ilk günlerindeki kaos ortamında ne kadar çok yanlış bilginin dolaştığını da gösteriyor. İlk raporlar, müzenin neredeyse tamamen boşaltıldığını söylüyordu; sonraki soruşturmalar daha karmaşık bir tablo çizdi.

Müze personelinin sessiz direnişi

Yağma hikâyesinde en az anlatılan kahramanlar, müzenin kendi çalışanları. Savaştan aylar önce, müze müdürü Donny George Youkhanna ve ekibi, en değerli eserlerin bir kısmını sandıklara yerleştirip gizli yerlere taşıdı. Bu yerlerin bir kısmını yalnızca birkaç kişi biliyordu; yağma sırasında da bu sır korundu. Binlerce eser, bu sessiz çalışma sayesinde kurtuldu.

Yağmadan sonra müze personeli, kendi mahallelerinde, camilerde ve radyo yayınlarında, çalınan eserlerin geri getirilmesi için çağrı yaptı. Bir af programı başlatıldı; eser getirenlere soru sorulmayacağı duyuruldu. Bu çağrılara yanıt olarak yüzlerce eser, bazen poşetler içinde, bazen battaniyelere sarılmış halde müzeye geri döndü.

Donny George, sonraki yıllarda Irak'taki güvenlik durumu yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve Amerika'da ders verdi. 2011'de öldü. Onun ve ekibinin hikâyesi, bana bir kültürel mirası korumanın büyük kurumlardan çok, onu seven bireylerin cesaretine bağlı olduğunu hatırlattı.

Bu insanlar, kendi canları tehlikedeyken bile kil tabletlerin ve heykellerin peşine düştüler. Bir komplo anlatısında bu insanlara yer yok; çünkü anlatı, yalnızca güçlü kurumlar ve gizli planlar üzerine kurulu. Oysa gerçek hikâyenin kalbi, bu sıradan ama olağanüstü insanlar. Siz kendi şehrinizin müzesini korumak için ne kadar ileri giderdiniz?

Silindir mühürler ve kara pazar

Bogdanos'un soruşturmasında en çok dikkat çeken kayıp, bodrum katındaki depolardan alınan binlerce silindir mühürdü. Silindir mühürler küçük, kolay taşınabilir ve antika piyasasında çok değerli. Bu mühürlerin bir kısmı, sonraki yıllarda Avrupa'da, Amerika'da ve Orta Doğu'da yakalandı. Ama birçoğu hâlâ kayıp; büyük olasılıkla özel koleksiyonlarda.

Bu bilgiyi forumlardaki iddiayla karşılaştırdığımda, ilginç bir ironi fark ettim. Forumlarda en çok konuşulan Anunnaki görselleri, silindir mühürler. Yağmada en çok kaybolan eserler de silindir mühürler. Ama onları alanlar, gizli bir bilgi peşindeki güçlü kurumlar değil, kara pazarda para kazanmak isteyen hırsızlar ve onları satın alan koleksiyonculardı.

Arkeolojik alanların yağmalanması

Müzenin yağmalanması, hikâyenin yalnızca bir parçası. Savaştan sonraki yıllarda, Güney Irak'taki birçok arkeolojik alan da kaçak kazılarla tahrip edildi. Umma, Işan Bahriyat ve İsin gibi Sümer kentlerinin uydu görüntülerinde, binlerce kaçak kazı çukuru görülebiliyor. Bu çukurlardan çıkan tabletler ve mühürler, hiçbir kayda geçmeden kara pazara aktı. Bir tablet, bulunduğu katmandan koparıldığında, onun hangi tapınağa, hangi arşive, hangi döneme ait olduğu bilgisi de sonsuza kadar kayboluyor.

Tanrılar arasındaki ilişki

Uruk Vazosu, tanrılar ile insanlar arasındaki ilişkiyi gösteren en eski görsel anlatılardan biri. Vazonun en üst sırasında, İnanna'nın simgesi olan kamış demetlerinin önünde, bir figür tanrıçaya adaklar sunuyor. Bu sahne, Uruk'un baş tanrıçasına duyulan bağlılığı, kentin bolluğunun tanrıçanın lütfuna bağlı olduğu inancını yansıtıyor. Vazonun kırılıp geri dönmesi, bana bu ilişkinin kırılganlığını ve dayanıklılığını aynı anda hatırlatıyor.

Akademik okuma

Akademisyenler, Irak Müzesi yağmasını, 20. yüzyılın ve 21. yüzyılın başının en büyük kültürel miras kayıplarından biri olarak görüyor. Yağmadan sonra uluslararası işbirliğiyle eserlerin izini sürmek için veri tabanları oluşturuldu, birçok ülke Irak eserlerinin ticaretine karşı yasaları sıkılaştırdı. Bu çaba hâlâ sürüyor; her yıl yakalanan eserler Irak'a iade ediliyor.

Sitchin'in okuması

Sitchin, yağma sırasında hâlâ yaşıyordu ve kendi web sitesinde bu olaydan duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Onun için de bu eserler, hayatını adadığı kaynaklardı. Komplo anlatısı ise Sitchin'den değil, onun okurlarının bir kısmından doğdu.

Forumlarda

Forumlarda bu konu, bazen çok sert tartışmalara yol açıyor. Bazı kullanıcılar komplo anlatısını savunurken, bazıları bunun gerçek bir trajediyi küçümsediğini söylüyor. Ben ikinci gruba daha yakın hissediyorum. Ama bazı kullanıcıların, bu tartışmalar sayesinde yağmanın gerçek hikâyesini öğrendiğini ve Bogdanos'un kitabını okuduğunu görmek, beni umutlandırıyor.

SohbeX teorisi

Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Irak Müzesi yağmasıyla ilgili komplo anlatısı, bir kaybın anlamsızlığına dayanamamaktan doğuyor. Binlerce yıllık bir mirasın, birkaç günlük bir kaosta, sıradan bir açgözlülük yüzünden kaybolması, kabul edilmesi zor bir gerçek. Arkasında büyük bir plan olduğuna inanmak, bu kayba bir anlam veriyor. Ama bazen en acı gerçek, bir kaybın hiçbir büyük anlamı olmaması.

Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.

Bugün Irak Ulusal Müzesi yeniden açık. Yenilenen salonlarında, geri dönen eserlerin bir kısmı yeniden sergileniyor. Uruk Vazosu, onarılmış haliyle, kırık izleri görünür biçimde vitrininde duruyor. O izler, bence vazonun hikâyesinin en dürüst parçası.

Size soru

Nisan 2003'teki yağma görüntülerini hatırlıyor musunuz? Uruk Vazosu'nun ya da Warka Maskesi'nin hikâyesini biliyor muydunuz? Bir kültürel miras kaybını bir komplo anlatısına dönüştürmeyi nasıl karşılıyorsunuz? Yorumlarda paylaşın.

Bir sonraki yazıyla birlikte yeni bir soruya geçeceğim: Bu iddialar neden bu kadar yayıldı? İlk durak, Nibiru.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap