Horsabad: II. Sargon'un terk edilen başkenti
Bir kral, sıfırdan bir başkent kurar; on yıl boyunca binlerce işçi çalışır, saraylar, tapınaklar, surlar yükselir. Kent açılır, kral oraya taşınır. İki yıl sonra kral bir savaşta ölür, cesedi bile bulunamaz. Oğlu, babasının kentini terk eder ve başkenti başka bir yere taşır. Bu, Asur kralı II. Sargon'un ve onun kurduğu Dur-Şarrukin kentinin, bugünkü adıyla Horsabad'ın hikâyesi.
Horsabad, Musul'un yaklaşık on beş kilometre kuzeydoğusunda bulunuyor. Bu kent, aynı zamanda Asur arkeolojisinin başladığı yer: 1843'te Fransız diplomat Paul-Émile Botta, burada kazı yaparak, uzun zamandır yalnızca İncil'den ve klasik yazarlardan bilinen Asur uygarlığının ilk büyük kalıntılarını ortaya çıkardı. Ben bu kentin hikâyesinde, bir kralın tanrılarla kurduğu ilişkinin ne kadar kırılgan olabileceğini görüyorum.
Sargon'un kenti
II. Sargon, MÖ 722'de Asur tahtına çıktı. Tahta çıkışının koşulları tartışmalı; bazı araştırmacılar, onun meşru varis olmadığını ve tahtı bir darbe ile ele geçirmiş olabileceğini düşünüyor. Sargon adı, Akadca "Şarru-kin", yani "meşru kral" anlamına geliyor; bu ad, bin beş yüz yıl önce yaşamış Akadlı Sargon'a bir gönderme olarak da yorumlanıyor.
Sargon, MÖ 717 civarında yeni bir başkent inşa etmeye başladı ve ona kendi adını verdi: Dur-Şarrukin, "Sargon'un kalesi". Kent, kare biçimli bir plana sahipti ve kalın surlarla çevriliydi. Surlarda yedi kapı vardı. Kentin kuzeybatı köşesinde, yükseltilmiş bir teras üzerinde, kralın sarayı ve tapınaklar bulunuyordu.
Kent, yaklaşık on yıl içinde inşa edildi ve MÖ 707 civarında açıldı. Sargon'un yazıtları, kentin inşaatını ayrıntılı biçimde anlatıyor: kullanılan malzemeler, getirilen ağaçlar, çalışan işçiler ve kente yerleştirilen insanlar.
Tapınaklar ve tanrılar
Horsabad'daki saray kompleksinin yanında, birkaç tanrıya adanmış tapınaklar vardı. Bu tapınaklar, ay tanrısı Sin, onun eşi Ningal, güneş tanrısı Şamaş, fırtına tanrısı Adad, bilgelik tanrısı Ea ve savaş tanrısı Ninurta için inşa edilmişti. Ayrıca bir ziggurat da bulunuyordu. Zigguratın katlarının farklı renklere boyandığı düşünülüyor.
Sargon'un yazıtlarında, kentin yedi kapısının her birine bir tanrının adı verildiği anlatılıyor. Kapılardan biri Enlil'e, biri Anu'ya, biri İştar'a, biri Ea'ya ve diğerleri başka tanrılara adanmıştı. Böylece kent, tanrıların koruması altında, onların adlarıyla çevrilmiş bir alan haline geliyordu.
Tanrılar arasındaki ilişki: Aşur ve diğer tanrılar
Asur İmparatorluğu'nun baş tanrısı Aşur'du. Ama Horsabad'daki tapınaklar arasında Aşur için ayrı bir büyük tapınak bulunmuyor. Bu, ilginç bir durum. Aşur'un asıl tapınağı, eski başkent Aşur kentindeydi ve tanrının o kentten ayrılmadığı düşünülüyordu.
Sargon, yeni başkentinde, Babil ve Sümer geleneğinden gelen tanrılara, Sin'e, Şamaş'a, Ea'ya ve Ninurta'ya tapınaklar inşa etti. Bu, Asur'un tanrılar dünyasının, Mezopotamya'nın ortak tanrılarını da kapsadığını gösteriyor. Aşur, imparatorluğun başında duruyordu; ama diğer büyük tanrılar da onun yanında yer alıyordu.
Bazı araştırmacılar, Sargon'un, Aşur'un geleneksel merkezinden uzakta bir başkent kurmasının, eski başkentteki rahiplik ve soylularla ilişkisini yansıttığını düşünüyor. Yeni bir kent, yeni bir başlangıç demekti; ama aynı zamanda eski tanrıların merkezinden bir uzaklaşmaydı. Bir kralın, imparatorluğun baş tanrısının kentinden uzaklaşarak yeni bir başkent kurması size nasıl görünüyor?
Musasir seferi
Sargon'un en ünlü seferlerinden biri, MÖ 714'te Urartu'ya karşı düzenlediği "sekizinci sefer". Bu sefer, Sargon'un tanrı Aşur'a yazdığı uzun bir mektupla anlatılıyor. Mektup, bir kil tablet üzerinde, Aşur kentinde bulundu ve bugün Louvre'da saklanıyor.
Mektupta Sargon, Urartu topraklarındaki savaşları anlattıktan sonra, Musasir kentindeki Urartu tanrısı Haldi'nin tapınağını nasıl yağmaladığını ayrıntılı biçimde anlatıyor. Tapınaktan alınan altın, gümüş, silahlar ve heykeller tek tek listeleniyor. Horsabad'daki bir kabartmada, Asur askerlerinin Musasir tapınağını yağmaladığı sahne de tasvir ediliyordu.
Bu mektup, bir kralın, tanrısına doğrudan rapor verdiği nadir metinlerden biri. Sargon, zaferlerini Aşur'a sunuyor ve bir başka halkın tanrısının evini nasıl boşalttığını övünerek anlatıyor. Tanrılar arasındaki rekabet, burada açıkça görülüyor: Aşur'un tapınağı, Haldi'nin hazineleriyle dolduruluyor.
Sargon'un ölümü
MÖ 705'te Sargon, Anadolu'da, Tabal bölgesinde bir savaşta öldü. Asur kralının savaş alanında ölmesi, son derece nadir bir olaydı. Daha da kötüsü, kralın cesedi bulunamadı ve gömülemedi. Mezopotamya inancına göre, gömülmeyen bir ölünün ruhu huzur bulamıyordu.
Sargon'un oğlu Sanherib, babasının ölümünü tanrıların bir cezası olarak yorumlamış olabilir. Sonradan yazılmış ve "Sargon'un Günahı" olarak bilinen bir metin, Sanherib'in babasının hangi günahı işlediğini anlamak için kehanetlere başvurduğunu anlatıyor. Metne göre, Sargon'un Babil tanrılarına karşı bir hatası olmuş olabilir. Bu metnin tarihi ve amacı tartışmalı.
Sanherib, babasının kentini terk etti ve başkenti Ninova'ya taşıdı. Horsabad, bir eyalet merkezi olarak kullanılmaya devam etti, ama bir daha başkent olmadı.
Botta'nın keşfi ve Place'in felaketi
1843'te Paul-Émile Botta, Musul'daki Fransız konsolosu olarak görev yaparken, önce Kuyuncuk'ta kazı denedi, ama bir şey bulamadı. Sonra yerel halkın tavsiyesiyle Horsabad'a gitti ve burada hemen kabartmalarla süslü duvarlar buldu. Botta, başlangıçta Ninova'yı bulduğunu düşündü; Horsabad'ın Sargon'un kenti olduğu ancak çivi yazısının çözülmesinden sonra anlaşıldı.
Botta'nın bulduğu eserler, Louvre'a gönderildi ve Asur galerisi 1847'de açıldı. Botta'dan sonra, Victor Place 1850'lerde Horsabad'da kazılar yaptı. Ancak 1855'te, Place'in bulduğu eserleri taşıyan sallar ve tekneler, Dicle'de, Basra yakınlarında saldırıya uğrayarak battı. Yüzlerce eser, nehrin dibinde kayboldu.
Yirminci yüzyılda, Chicago Üniversitesi'nin Oriental Institute'u, 1928 ile 1935 arasında Horsabad'da kazılar yaptı. Bu kazılarda bulunan büyük bir lamassu heykeli, bugün Chicago'da sergileniyor.
Sürgün edilen halklar ve yeni kentliler
Sargon'un yazıtları, Horsabad'a yerleştirilen insanlar hakkında da bilgi veriyor. Asur kralları, fethettikleri bölgelerin halklarını imparatorluğun başka yerlerine sürgün etme politikası uyguluyordu. Bu politika, hem isyanları önlemek hem de yeni kurulan kentlere nüfus sağlamak için kullanılıyordu. Sargon, yazıtlarında, dünyanın dört bir yanından getirilen, farklı diller konuşan insanları Dur-Şarrukin'e yerleştirdiğini ve onlara Asur'un geleneklerini öğretmeleri için görevliler atadığını söylüyor.
Bu sürgün politikası, İncil'de de iz bıraktı. Sargon'un döneminde, İsrail Krallığı'nın başkenti Samiriye ele geçirildi ve halkın bir kısmı sürgün edildi. Samiriye'nin düşüşünün Sargon'a mı, yoksa ondan önceki kral V. Şalmaneser'e mi ait olduğu tartışılıyor; Sargon, yazıtlarında bu zaferi kendine mal ediyor.
Bu bilgi, Horsabad'ı yalnızca bir kralın ve tanrıların kenti olarak değil, farklı halklardan zorla getirilmiş insanların da kenti olarak görmemizi sağlıyor. Saraylar ve tapınaklar, büyük olasılıkla bu insanların emeğiyle inşa edildi. Kentin terk edilmesinden sonra bu insanlara ne olduğunu bilmiyoruz.
Bir kentin taşlarını, oraya kendi isteğiyle gelmemiş insanların koyduğunu bilmek, o kentin görkemine bakışınızı değiştiriyor mu?
Akademik okuma
Akademik çevrelerde Horsabad, Asur kent planlamasının ve saray mimarisinin en iyi belgelenmiş örneklerinden biri olarak görülüyor. Kentin kısa bir sürede inşa edilmesi ve kısa bir süre kullanılması, onu bir "zaman kapsülü" haline getiriyor: kentin planı, sonraki dönemlerin değişiklikleriyle bozulmamış.
Araştırmacılar, Sargon'un ölümünün ve kentin terk edilmesinin, Asur kraliyet ideolojisinde ciddi bir kriz yarattığını düşünüyor. Kralın tanrılar tarafından korunduğu fikri, onun savaş alanında ölmesi ve gömülememesiyle sarsıldı.
Kentin bir başka özelliği de surların ve kapıların büyüklüğüne karşın, içerideki alanın büyük bölümünün hiçbir zaman tam olarak dolmamış olması. Kazılar, kentin geniş kısımlarının boş ya da seyrek yerleşimli kaldığını gösteriyor.
Sitchin'in okuması
Sitchin, Asur dönemini, Anunnaki'nin dünyadan uzaklaştığı ve insan krallarının giderek bağımsızlaştığı bir dönem olarak yorumladı. Bu yaklaşımda Asur kralları, Anunnaki'nin mirasını sürdürmeye çalışan, ama onların doğrudan desteğini kaybetmiş yöneticiler olarak görülüyor.
Ancak Asur metinleri, tanrıları hâlâ son derece etkin varlıklar olarak sunuyor. Sargon'un Aşur'a yazdığı mektup, kralın tanrısıyla doğrudan konuştuğu ve onun desteğine güvendiği bir ilişkiyi gösteriyor.
Forumlarda
Forumlarda Horsabad, genellikle lamassu fotoğrafları ve Asur saray sanatı başlıklarında karşımıza çıkıyor. Bazı kullanıcılar, Place'in eserlerinin Dicle'de batmasını, arkeoloji tarihinin en büyük kayıplarından biri olarak anıyor ve bu eserlerin hâlâ nehrin dibinde olup olmadığını tartışıyor.
Diğer başlıklarda ise Sargon'un ölümü ve cesedinin bulunamaması, bir lanet hikâyesi olarak anlatılıyor.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Horsabad, bir kralın tanrılarla yaptığı bir pazarlığın sonucuydu ve bu pazarlık bozuldu. Sargon, yedi kapıya yedi tanrının adını verdi, tapınaklar inşa etti, Haldi'nin hazinesini Aşur'a sundu. Karşılığında tanrıların korumasını bekliyordu. Ama bir savaş alanında, gömülmeden öldü.
Sanherib'in babasının kentini terk etmesi, belki de tanrıların gözünde lanetlenmiş bir yerden kaçmaktı. Bir başkentin, tanrıların hoşnutsuzluğunun bir işareti olarak terk edilmesi, Mezopotamya'da tanrılar ile krallar arasındaki ilişkinin ne kadar koşullu olduğunu gösteriyor.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
Horsabad'ın hikâyesini daha önce duymuş muydunuz? Bir başkentin, kralın ölümünden sonra terk edilmesi size ne anlatıyor? Sizce Dicle'nin dibindeki eserler bir gün çıkarılabilir mi? Yorumlarda yazın.
Giriş yap