Giriş yap
🏺 Anunnaki

Hitit kralları ve Mezopotamya tanrıları: Hattuşa'daki Gılgamış

Hitit başkenti Hattuşa'nın arşivlerinde, Hititçe yazılmış yasaların, antlaşmaların, dua metinlerinin ve kehanet raporlarının yanında, Mezopotamya'dan gelmiş bir destanın parçaları da bulundu. Bu destan, Gılgamış'tı. Hattuşa'da Gılgamış'ın Akadca, Hurrice ve Hititçe olmak üzere üç farklı dildeki nüshaları vardı. Yani Uruk'un efsanevi kralı, Anadolu'nun ortasında, üç ayrı dilde okunuyordu.

Bu durum, Hititlerin Mezopotamya'nın tanrılarına ve kahramanlarına nasıl baktığını anlamak için çok önemli. Anunnaki tartışmaları genellikle Mezopotamya'nın sınırları içinde kalıyor; ama Hattuşa'nın tabletleri, bu tanrıların ve kahramanların Anadolu'da nasıl yaşamaya devam ettiğini, nasıl dönüştüğünü ve hangi yeni rollere büründüğünü gösteriyor.

Bin tanrının ülkesi

Hititler, kendi ülkelerini "Hatti'nin bin tanrısı"nın ülkesi olarak anıyordu. Bu ifade, abartılı bir sayı değil, Hitit dininin çok katmanlı yapısını anlatan bir tanımdı. Hitit tanrılar dünyası, Anadolu'nun yerli Hatti halkının tanrılarından, Hint-Avrupa kökenli Hititlerin kendi tanrılarından, Luvi tanrılarından, Hurri tanrılarından ve Mezopotamya tanrılarından oluşuyordu.

Hititler, fethettikleri ya da ilişki kurdukları bölgelerin tanrılarını kendi dinlerine katıyordu. Bir kenti fethettiklerinde, o kentin tanrılarının heykellerini Hattuşa'ya getiriyor ve onlara tapınmaya devam ediyorlardı. Bu, tanrıları kızdırmamak ve onların korumasını kazanmak için yapılan bir uygulamaydı.

Mezopotamya tanrıları, bu çok katmanlı dünyaya, büyük ölçüde Hurri aracılığıyla girdi. Hurriler, Mezopotamya'nın tanrılarını uzun süredir tanıyordu ve kendi mitlerinde onlara yer vermişti. Hititler, Hurri dinini benimserken, onunla birlikte Mezopotamya tanrılarını da benimsedi.

Antlaşmalardaki tanrılar

Hitit antlaşmaları, tanrıların listeleriyle sona eriyordu. Bu listelerde, antlaşmaya tanık olarak çağrılan tanrılar sayılıyordu. Listeler, Hatti'nin güneş tanrıçasından ve fırtına tanrısından başlayarak, yüzlerce tanrıyı içerebiliyordu. Bu listelerin sonuna doğru, "eski tanrılar" olarak anılan bir grup yer alıyordu.

Bu "eski tanrılar" arasında, Alalu, Anu, Antu, Enlil, Ninlil gibi Mezopotamya kökenli tanrılar ve Hurri mitolojisinin daha eski tanrıları vardı. Bu tanrılar, Hurri mitlerine göre, fırtına tanrısı Teşup tarafından yeraltına sürülen eski kuşağın tanrılarıydı. Antlaşmalarda tanık olarak çağrılmaları, onların artık gökte hüküm sürmeseler de hâlâ güçlü ve saygın olduklarını gösteriyor.

Bu durum, Mezopotamya'nın en büyük tanrılarının, Hitit dünyasında farklı bir konuma yerleştirildiğini gösteriyor. Mezopotamya'da Anu ve Enlil, tanrılar meclisinin başında duruyordu. Hitit dünyasında ise onlar, yeraltında yaşayan, eski bir kuşağın tanrıları olarak görülüyordu.

Mezopotamya'nın en yüce tanrılarının, başka bir kültürde "eski tanrılar" olarak yeraltına yerleştirilmesi size neyi düşündürüyor?

Hattuşa'daki Gılgamış

Hattuşa'da bulunan Gılgamış metinleri, destanın standart Babil sürümünden farklı. Hititçe sürüm, destanın tamamını değil, belirli bölümlerini daha ayrıntılı anlatıyor. Özellikle Gılgamış ile Enkidu'nun Sedir Ormanı'na yaptığı yolculuk ve orman bekçisi Huvava ile savaşları, Hititçe sürümde öne çıkıyor.

Bu tercih, Hititlerin coğrafi bilgisiyle ilgili olabilir. Sedir Ormanı, Mezopotamya metinlerinde, batıda, Lübnan dağlarında ya da Amanos dağlarında yer alıyordu. Hititler için bu bölge, kendi ülkelerinin yakınında, iyi bildikleri bir yerdi. Bu yüzden destanın bu bölümü, onlar için daha tanıdık ve ilgi çekici olabilirdi.

Hititçe sürümde, bazı Hurri tanrıları da destana katılıyor. Örneğin Gılgamış'ın yaratılışında, Hurri ve Hitit tanrılarının rolü vurgulanıyor. Bu, destanın Anadolu'ya geldiğinde, yerel tanrılar dünyasına uyarlandığını gösteriyor.

Hattuşa'nın yanı sıra, Gılgamış destanının parçaları, Suriye'de Emar ve Ugarit'te, hatta Kenan'da Megiddo'da da bulundu. Bu buluşlar, destanın Geç Tunç Çağı'nda, Yakın Doğu'nun her yerinde okunan bir metin olduğunu gösteriyor.

Babil seferi

Hititlerin Mezopotamya ile ilişkisi, yalnızca kültürel değildi. Hitit kralı I. Murşili, MÖ on altıncı yüzyılın başlarında, orta kronolojiye göre yaklaşık MÖ 1595'te, Babil'e bir sefer düzenledi ve kenti yağmaladı. Bu sefer, Hammurabi'nin kurduğu hanedanın sonunu getirdi. Babil'de bir süre karışıklık yaşandı ve ardından Kassitler yönetimi ele geçirdi.

Sonraki Babil metinlerine göre, bu yağma sırasında Marduk'un heykeli Babil'den götürüldü. Kassit kralı Agum-kakrime'ye atfedilen bir yazıt, heykelin Hana adlı bir ülkeden geri getirildiğini anlatıyor. Bu yazıtın gerçekten Agum-kakrime döneminden mi, yoksa sonraki bir dönemden mi geldiği tartışılıyor. Ama Marduk'un heykelinin götürülmesi ve geri getirilmesi, Babil'in sonraki edebiyatında önemli bir tema olarak kaldı.

Tanrılar arasındaki ilişki: İştar ve Şauşka

Hitit dünyasında, Mezopotamya'nın tanrıçası İştar, Hurri tanrıçası Şauşka ile eşleştirildi. Şauşka, hem aşkın hem de savaşın tanrıçasıydı; tıpkı İştar gibi. Hitit kralı III. Hattuşili, Şauşka'yı kendi koruyucu tanrıçası olarak görüyordu. Onun yazdığı ve bugün "Hattuşili'nin Savunması" olarak bilinen metinde, Şauşka'nın onu çocukluğundan beri koruduğunu, ona krallığı verdiğini anlatıyor.

Bu metin, bir kralın, tahtı yeğeninden zorla almasını, tanrıçanın isteğiyle meşrulaştırdığı bir belge. Hattuşili, tahtı ele geçirdikten sonra bile, tanrıçanın kendisini seçtiğini ve onun desteğiyle hareket ettiğini vurguluyor. Bu da Mezopotamya'nın kralları için de geçerli olan bir anlayışı yansıtıyor: Krallık, tanrıların bir armağanıydı.

Babil'den gelen uzmanlar

Hititlerin Mezopotamya ile ilişkisi, yalnızca tabletler aracılığıyla değil, insanlar aracılığıyla da kuruldu. Hitit sarayında, Babil'den gelmiş kâtipler, hekimler ve büyü uzmanları çalışıyordu. III. Hattuşili'nin Babil kralı II. Kadaşman-Enlil'e yazdığı bir mektupta, Babil'den Hattuşa'ya gönderilmiş bir hekimin orada öldüğünden söz ediliyor. Hattuşili, Babil kralına, hekimin iyi bakıldığını, ev ve armağanlarla ödüllendirildiğini anlatarak kendini savunuyor.

Aynı mektupta, daha önce Babil'den gönderilen bir büyü rahibinin de Hattuşa'da kaldığı ve evlendiği anlatılıyor. Hattuşili, bu kişinin kendi isteğiyle kaldığını, onu zorla tutmadığını belirtiyor. Bu ayrıntılar, Mezopotamya'nın tıp ve büyü bilgisinin, eski dünyada ne kadar değerli görüldüğünü gösteriyor.

Hitit kehanet uygulamaları da Mezopotamya'dan etkilenmişti. Kurban edilen hayvanın karaciğerine bakarak geleceği okuma yöntemi, Babil'de çok gelişmiş bir uzmanlık alanıydı. Hattuşa'da, Babil kökenli karaciğer kehaneti metinleri ve kil karaciğer modelleri bulundu. Hititler, bu yöntemi kendi kehanet uygulamalarıyla birleştirerek kullandı.

Bir hekimin ya da bir büyü rahibinin, krallar arasında değerli bir armağan gibi gönderilmesi, size eski dünyada bilginin nasıl dolaştığını düşündürüyor mu? Belki de Mezopotamya'nın tanrıları, bu uzmanların bilgisiyle birlikte, Anadolu'nun saraylarına ulaştı.

Akademik okuma

Akademik çevrelerde, Hitit dininin çok katmanlı yapısı, eski dünyanın dinlerinin nasıl etkileşime girdiğini gösteren en iyi örneklerden biri olarak görülüyor. Araştırmacılar, Hititlerin farklı kaynaklardan gelen tanrıları nasıl düzenlediğini, onları nasıl eşleştirdiğini ve tapınma pratiklerini nasıl birleştirdiğini inceliyor.

Hattuşa'daki Mezopotamya metinleri, aynı zamanda Hitit kâtip okullarının eğitimini de gösteriyor. Hitit kâtipleri, Akadca ve Sümerce öğreniyor, Mezopotamya'nın sözcük listelerini ve edebi metinlerini kopyalıyordu. Bu eğitim, Hitit kâtiplerinin uluslararası yazışmalarda Akadca kullanabilmesini sağlıyordu.

Hitit kâtiplerinin bıraktığı izler, bazen çok kişisel de olabiliyor. Bazı tabletlerin sonunda, kâtibin adı, hocasının adı ve tableti hangi kaynaktan kopyaladığı yazılı. Bu küçük notlar, Mezopotamya'nın bilgisinin Anadolu'da hangi ellerden geçtiğini gösteriyor.

Sitchin'in okuması

Sitchin, Hititleri, Anunnaki'nin Anadolu'daki temsilcilerinin yönettiği bir halk olarak yorumladı. Ona göre Hitit fırtına tanrısı Teşup, Mezopotamya'nın Adad'ı, yani Enlil'in en küçük oğluydu ve Anadolu, onun yönetim bölgesiydi. Sitchin, Hitit antlaşmalarındaki tanrı listelerini de, Anunnaki'nin hiyerarşisinin bir yansıması olarak gördü.

Bu okuma, Hitit dininin Mezopotamya ile olan bağlantılarını vurguluyor; ama bu bağlantıların, Hurri aracılığıyla, uzun bir kültürel etkileşim süreciyle oluştuğunu göz ardı ediyor. Hitit tanrılar dünyası, tek bir kaynaktan değil, birçok kaynaktan beslenen, karmaşık bir yapıydı.

Forumlarda

Forumlarda Hititler, genellikle Türkiye'nin antik tarihi tartışmalarında, Anadolu'nun eski uygarlıklarıyla birlikte anılıyor. Bazı kullanıcılar, Hitit tanrılarının Anunnaki ile ilişkisini soruyor; özellikle Yazılıkaya'daki tanrı alayının, Anunnaki'nin bir tasviri olup olmadığı merak ediliyor.

Diğer başlıklarda ise Hattuşa'daki Gılgamış metinleri, "Gılgamış Anadolu'da mı yaşadı" sorusuyla tartışılıyor. Bu soru, destanın Anadolu'da okunmasından yola çıkıyor; ama Gılgamış'ın kendisi, Uruk'un kralı olarak, güney Mezopotamya'nın bir kahramanıydı.

SohbeX teorisi

Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Hititlerin Mezopotamya tanrılarını "eski tanrılar" olarak yeraltına yerleştirmesi, bir tür saygılı uzaklaştırma. Anu ve Enlil, Hititler için hâlâ güçlü ve saygın tanrılardı; ama artık gökte hüküm sürmüyorlardı. Gökte, Anadolu'nun fırtına tanrısı hüküm sürüyordu.

Belki de bu, bir kültürün başka bir kültürün tanrılarını benimserken onları kendi dünyasına nasıl yerleştirdiğinin bir örneği. Yabancı tanrılar reddedilmiyor, ama yerli tanrıların üstüne de konulmuyor. Onlar, saygın ama uzak bir yerde, antlaşmaların tanıkları olarak yaşamaya devam ediyor.

Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.

Size soru

Hititlerin Mezopotamya tanrılarını "eski tanrılar" olarak görmesini nasıl yorumluyorsunuz? Gılgamış'ın Anadolu'da üç farklı dilde okunması size ne düşündürüyor? Bir kültürün başka bir kültürün tanrılarını benimsemesi, sizce bir zenginleşme mi, yoksa bir dönüşüm mü? Yorumlarda yazın.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap