Giriş yap
🏺 Anunnaki

Hamoukar ve Habuba Kabira: Uruk genişlemesi

MÖ dördüncü binyılın ikinci yarısında, Mezopotamya'nın güneyinden binlerce kilometre uzakta, Suriye'de, Türkiye'nin güneydoğusunda ve İran'ın batısında, tuhaf bir şey oldu. Bu bölgelerdeki bazı yerleşimlerde, aniden, güneydeki Uruk kentinde kullanılanlarla neredeyse aynı çanak çömlekler, aynı mühürler, aynı mimari biçimler ortaya çıktı. Bazı yerlerde ise, sıfırdan kurulmuş, tamamen Uruk tarzı kasabalar belirdi.

Arkeologlar bu olguya "Uruk genişlemesi" adını veriyor. Ama bu genişlemenin ne olduğu, nasıl gerçekleştiği ve neden olduğu, Yakın Doğu arkeolojisinin en uzun tartışmalarından biri. Ticaret mi, göç mü, sömürge mi, yoksa fetih mi? Bu soruyu en canlı biçimde yanıtlamaya çalışan iki alan var: Habuba Kabira ve Hamoukar. Siz bir kültürün yayılmasını, barışçıl mı yoksa zorla mı düşünürdünüz?

Habuba Kabira: Fırat kıyısında bir Uruk kasabası

1960'ların sonunda, Suriye hükümeti, Fırat nehri üzerinde Tabka Barajı'nı inşa etmeye başladı. Barajın oluşturacağı göl, yani bugünkü Esad Gölü, pek çok arkeolojik alanı sular altında bırakacaktı. Bu nedenle, uluslararası bir kurtarma kazısı kampanyası başlatıldı.

Bu kampanyanın en önemli alanlarından biri, Habuba Kabira'ydı. 1969'dan 1975'e kadar, Alman Doğu Topluluğu adına Eva Strommenger'in yönettiği bir ekip, burada kazılar yaptı. Ortaya çıkan, şaşırtıcı bir şeydi: Fırat'ın batı kıyısında, yaklaşık on sekiz hektarlık, surlarla çevrili, planlı bir kasaba.

Kasabanın sokakları düzenli bir biçimde yerleştirilmişti. Evler, güney Mezopotamya'daki evlerle aynı plana sahipti: ortada geniş bir salon, iki yanında odalar. Surlar, düzenli aralıklarla kulelerle güçlendirilmişti. Kasabanın güneyinde, bir yükselti üzerinde, tapınaklar bulunuyordu; bu bölge, Tell Kannas adıyla biliniyor.

Habuba Kabira'nın çanak çömleği, mühürleri ve diğer eserleri, neredeyse tamamen Uruk tarzındaydı. Özellikle "eğik ağızlı kase" denen, kaba, kalıpta yapılmış, seri üretim kaseler, binlerce örnekle bulundu. Bu kaseler, güneyde, işçilere tahıl ya da ekmek tayını dağıtmak için kullanıldığı düşünülen kaplardı.

Yani Habuba Kabira, kuzeye taşınmış küçük bir Uruk'tu. Kasaba, yaklaşık bir buçuk asır boyunca kullanıldı ve sonra, MÖ 3100 civarında, terk edildi. Neden terk edildiği, kesin olarak bilinmiyor.

Cebel Aruda ve diğer koloniler

Habuba Kabira'nın birkaç kilometre kuzeyinde, Cebel Aruda adlı bir tepe üzerinde, başka bir Uruk tarzı yerleşim bulundu. Burada, Hollandalı arkeolog Govert van Driel'in yönettiği kazılarda, iki tapınak ve çevresinde konutlar ortaya çıktı. Tapınaklar, Uruk'taki Eanna'nın tapınaklarına benzer bir plana sahipti.

Uruk tarzı yerleşimler, yalnızca Suriye'de değil, Türkiye'nin güneydoğusunda da bulundu. Şanlıurfa yakınındaki Hacınebi'de, Gil Stein'in yönettiği kazılarda, yerel bir yerleşimin içinde, Uruk tarzı eserlerin kullanıldığı küçük bir mahalle saptandı. İran'ın batısında, Godin Tepe'de de, bir kalenin içinde, Uruk tarzı tabletler ve mühürler bulundu.

Bu çeşitlilik, Uruk genişlemesinin her yerde aynı biçimde olmadığını gösteriyor. Bazı yerlerde, sıfırdan kurulmuş kasabalar; bazı yerlerde, yerel yerleşimlerin içindeki küçük topluluklar; bazı yerlerde ise, yalnızca Uruk tarzı eserlerin taklit edilmesi.

Algaze ve "Uruk Dünya Sistemi"

1993'te, Amerikalı arkeolog Guillermo Algaze, "The Uruk World System" adlı bir kitap yayımladı. Bu kitapta, Uruk genişlemesini, güney Mezopotamya'nın ham madde ihtiyacına dayanan bir ticaret ağı olarak yorumladı.

Algaze'nin modeline göre, güney Mezopotamya, verimli topraklara sahipti; ama taş, metal, kereste ve değerli taşlar gibi ham maddelerden yoksundu. Bu ham maddeler, kuzeydeki dağlık bölgelerden geliyordu. Güneyin büyüyen kentleri, bu ham maddelere ulaşmak için, ticaret yollarının kilit noktalarına koloniler kurdu. Habuba Kabira, Fırat üzerindeki bu kolonilerden biriydi.

Algaze, bu modeli, modern dünya sistemi kuramından, özellikle Immanuel Wallerstein'ın merkez-çevre ilişkisi fikrinden esinlenerek geliştirdi. Güney, merkezdi; kuzey ise, ham madde sağlayan çevre.

Eleştiriler

Algaze'nin modeli, büyük ilgi gördü, ama aynı zamanda ciddi eleştirilere de uğradı. Gil Stein, Hacınebi'deki bulgulara dayanarak, Uruk tarzı topluluğun, yerel halka hükmetmediğini, aksine onlarla eşit koşullarda yaşadığını öne sürdü. Stein'in "uzaklık-paritesi" modeline göre, güneyden gelen tüccarlar, uzaklaştıkça güçlerini kaybediyordu ve yerel topluluklar, kendi bağımsızlıklarını koruyordu.

Başka araştırmacılar, kuzeyin, Uruk genişlemesinden önce de kendi kentlerini ve ticaret ağlarını geliştirdiğini vurguladı. Tell Brak ve Hamoukar'daki bulgular, bu görüşü destekliyordu. Türkiye'deki Arslantepe'de, Marcella Frangipane'nin kazıları ise, yerel bir yönetim merkezinin, Uruk tarzı bazı uygulamaları benimsemesine rağmen, kendi kimliğini koruduğunu gösterdi.

Hamoukar: savaşın izleri

Uruk genişlemesinin barışçıl olup olmadığı sorusu, 2005'te, Hamoukar'da yapılan bir keşifle yeni bir boyut kazandı. Chicago Üniversitesi'nden Clemens Reichel'in yönettiği kazılarda, MÖ 3500 civarına tarihlenen bir yıkım katmanı bulundu.

Bu katmanda, yanmış binalar, çökmüş duvarlar ve binlerce kil sapan mermisi vardı. Sapan mermileri, oval biçimli, pişmiş kil toplarıydı; bazıları, çarpmanın etkisiyle yassılaşmıştı. Reichel ve ekibi, bunların, kente yönelik büyük bir saldırıda kullanıldığını düşündü. Kentin surları da, saldırı sırasında yıkılmış görünüyordu.

Asıl ilginç olan, yıkım katmanının hemen üzerinde, Uruk tarzı çanak çömleğin bulunmasıydı. Yıkımdan önce, Hamoukar'ın çanak çömleği yerel tarzdaydı; yıkımdan sonra, Uruk tarzı oldu. Bu, saldırıyı yapanların güneyden gelenler olabileceğini, ya da en azından saldırıdan sonra kentin güneyin kontrolüne geçtiğini düşündürdü.

Reichel, bu bulguyu, Uruk genişlemesinin en azından bazı yerlerde şiddet içerdiğinin ilk doğrudan kanıtı olarak sundu. Ancak başka araştırmacılar, saldırganların kimliğinin kesin olarak bilinemeyeceğini, yerel bir çatışmanın da söz konusu olabileceğini belirtti.

Tanrılar arasındaki ilişki: İnanna kuzeyde mi?

Habuba Kabira ve Cebel Aruda'daki tapınakların hangi tanrılara adandığı, yazılı kayıt olmadığı için bilinmiyor. Ancak tapınakların Uruk tarzı planı, güneyin dinsel geleneklerinin de kuzeye taşındığını düşündürüyor.

Uruk'un iki büyük tanrısı, An ve İnanna'ydı. Bazı araştırmacılar, kuzeydeki Uruk kolonilerinde, bu tanrılara, özellikle İnanna'ya tapınıldığını öne sürüyor. Uruk Vazosu'nda ve mühürlerde görülen İnanna'nın sembolü, yani tepesi halka biçiminde kıvrılmış kamış demeti, kuzeydeki bazı mühür baskılarında da görülüyor.

Daha sonraki dönemlerde, İnanna'nın Akadca karşılığı İştar, kuzey Mezopotamya'da, özellikle Ninova ve Erbil'de büyük bir tanrıça haline geldi. Bu kuzey İştar'ları, belki de Uruk genişlemesi döneminde başlayan bir dinsel etkileşimin uzak mirasıydı. Ama bu, kanıtlanmış değil, yalnızca bir olasılık.

Mühürler, bullalar ve sayma taşları

Uruk genişlemesinin en ilginç izlerinden biri, muhasebe araçları. Habuba Kabira'da ve diğer Uruk tarzı yerleşimlerde, içi boş kil kürelerin, yani bullaların, içinde küçük kil sayma taşları bulundu. Bu sayma taşları, farklı biçimlerde yapılmıştı: koniler, küreler, diskler. Her biçim, belirli bir miktarı ya da malı temsil ediyordu.

Bullaların dış yüzeyine, silindir mühürler yuvarlanmış ve bazen içerideki taşların izleri bastırılmıştı. Böylece, bullayı kırmadan, içinde ne olduğu anlaşılabiliyordu. Denise Schmandt-Besserat gibi araştırmacılar, bu sistemin, yazının ortaya çıkışında önemli bir aşama olduğunu öne sürdü: önce taşlar, sonra taşların izleri, sonra da kil tabletlere çizilen işaretler.

Habuba Kabira'da, sayısal işaretler taşıyan bazı tabletler de bulundu. Bunlar, Uruk'taki en eski tabletlerle benzerlik gösteriyor. Yani muhasebe sistemi de, mimari ve çanak çömlek gibi, kuzeye taşınmıştı. Kuzeydeki bu kasabalar, güneydeki merkezle aynı hesap dilini konuşuyordu. Bu, bana, bugün farklı ülkelerdeki şirketlerin aynı muhasebe yazılımını kullanmasını hatırlatıyor.

Akademik okuma

Bugün akademisyenlerin çoğu, Uruk genişlemesinin tek bir modelle açıklanamayacağını düşünüyor. Bazı yerlerde ticari koloniler, bazı yerlerde göçmen toplulukları, bazı yerlerde yerel taklitler, bazı yerlerde belki fetihler söz konusuydu. Genişleme, yaklaşık MÖ 3100 civarında aniden sona erdi ve koloniler terk edildi.

Bu sonun nedeni de tartışmalı. Güneydeki siyasi değişiklikler, iklim koşulları ya da yerel direniş, olası nedenler arasında sayılıyor.

Sitchin'in okuması

Sitchin, Uruk genişlemesine doğrudan değinmedi. Ancak onun genel anlatısında, Anunnaki'nin farklı bölgelerde, farklı tanrıların yönetiminde koloniler kurduğu bir dünya vardı. Bazı Sitchin takipçileri, Uruk genişlemesini, İnanna'nın kendi etki alanını kuzeye doğru genişletmesi olarak yorumluyor.

Akademik okuma ise, bu genişlemeyi, insan toplulukları arasındaki ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerle açıklıyor.

Forumlarda

Forumlarda Uruk genişlemesi, genellikle "ilk imparatorluk" ya da "ilk sömürgecilik" başlıkları altında tartışılıyor. Bazı kullanıcılar, Hamoukar'daki sapan mermilerini, "dünyanın ilk kent savaşı" olarak paylaşıyor. Diğerleri ise, modern kavramların, beş bin yıl önceki olaylara bu kadar kolay uygulanamayacağını belirtiyor.

SohbeX teorisi

Spekülasyon olarak okuyun. Habuba Kabira'nın terk edilmesi, bana, uzaktaki bir merkeze bağlı kurulan her yerin kırılganlığını hatırlatıyor. Merkez zayıfladığında, koloni anlamını yitiriyor ve insanlar ya evlerine dönüyor ya da yerel halka karışıyor.

Belki de Uruk genişlemesi, bir gücün değil, bir fikrin genişlemesiydi: kent, yazı ve tapınak fikri. Kolonilerin kendisi yok oldu, ama bu fikirler kaldı ve kuzeyin kendi kentlerini şekillendirdi.

Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.

Size soru

Sizce Uruk genişlemesi bir ticaret ağı mıydı, yoksa bir fetih mi? Habuba Kabira gibi bir kasabanın baraj gölü altında kalması hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda yazın.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap