Giriş yap
🏺 Anunnaki

Girsu ve Lagaş: Gudea'nın kenti ve yeni kazılar

Louvre Müzesi'nin Mezopotamya salonlarında dolaşan biri, kısa sürede aynı yüzle tekrar tekrar karşılaşır: tıraşlı başı, kenarlı başlığı, göğsünde birleşmiş elleriyle oturan ya da ayakta duran bir adam. Bu adam, Lagaş valisi Gudea. Heykellerinin neredeyse tamamı, tek bir yerden geliyor: bugün Tello adıyla bilinen antik Girsu.

Girsu, Mezopotamya arkeolojisinin hem ilk büyük keşiflerinden birine hem de en yeni ve en heyecan verici kazılarından birine sahne oldu. Arada, yaklaşık bir buçuk asır, sayısız yağma ve arkeolojinin kendisinin dönüşümü var. Ben bu kentin hikâyesini, arkeolojinin olgunlaşmasının bir aynası olarak görüyorum. Siz bir kazının yüz elli yıl sonra yeniden açılmasını nasıl karşılardınız?

Lagaş devleti: üç kent

Önce bir kafa karışıklığını giderelim. "Lagaş" adı, hem bir kent hem de bir devlet için kullanılıyor. Lagaş devleti, MÖ üçüncü binyılda, güney Mezopotamya'da, üç önemli kenti içeriyordu: Lagaş (bugünkü el-Hiba), Girsu (Tello) ve Nigin (Zurghul).

Uzun süre, Girsu'nun devletin başkenti olduğu sanıldı, çünkü yazıtların ve heykellerin büyük kısmı oradan geliyordu. Daha sonraki kazılar, el-Hiba'nın, yani asıl Lagaş kentinin, çok büyük bir yerleşim olduğunu gösterdi. Bugün araştırmacılar, Girsu'yu daha çok, devletin dinsel merkezi ve tanrı Ningirsu'nun kenti olarak görüyor.

Ernest de Sarzec ve ilk keşifler

Girsu'daki ilk kazıları, 1877'de, Basra'daki Fransız konsolos yardımcısı Ernest de Sarzec başlattı. De Sarzec, bir arkeolog değildi; ama yerel halktan, Tello höyüklerinde yazılı taşlar bulunduğunu duymuş ve kazmaya karar vermişti.

Bulduğu eserler, Avrupa'da büyük bir heyecan yarattı. Gudea'nın diyorit heykelleri, büyük kil silindirler, Akbabalar Steli'nin parçaları ve binlerce tablet, Fransa'ya gönderildi. Bu buluntular, Sümerlerin varlığını, o zamana kadar tartışmalı olan bir halkın gerçekten var olduğunu kanıtlayan ilk büyük maddi kanıtlar arasındaydı. O dönemde, bazı araştırmacılar, Sümer dilinin aslında bir dil değil, Babil rahiplerinin icat ettiği bir şifre olduğunu savunuyordu. Tello'dan çıkan yazıtlar, bu tartışmayı büyük ölçüde sona erdirdi.

De Sarzec'in yöntemleri, bugünkü ölçütlerle oldukça kaba ve yıkıcıydı. Katmanlar düzgün kaydedilmedi; pek çok buluntunun tam olarak nerede bulunduğu bilinmiyor. De Sarzec'in ölümünden sonra, Gaston Cros ve ardından Henri de Genouillac ve André Parrot, Girsu'da kazılar yaptı. 1930'ların başında, Fransız kazıları sona erdi.

Yağma ve kayıp tabletler

Fransızların kazıları arasındaki boşluklarda, Tello'da yoğun bir kaçak kazı yaşandı. Yerel kazıcılar, binlerce tableti çıkarıp antika piyasasına sattı. Bu tabletler, bugün dünyanın dört bir yanındaki müzelere ve özel koleksiyonlara dağılmış durumda.

Bu yüzden, Girsu'dan gelen pek çok tabletin bağlamı kayıp. Bir tabletin hangi binada, hangi katmanda bulunduğunu bilmeden, onun anlamını tam olarak çözmek zorlaşıyor. İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde de, Osmanlı döneminde Tello'dan gelen önemli bir tablet koleksiyonu bulunuyor; bu tabletler, Ur III dönemine ait idari kayıtlar açısından çok zengin.

British Museum Girsu Projesi

Yaklaşık seksen yıl sonra, 2016'da, Girsu'da yeni bir dönem başladı. British Museum, Irak'ın kültürel mirasını korumak amacıyla, Irak Acil Durum Miras Yönetimi Eğitim Programı'nı başlattı. Bu programın bir parçası olarak, Iraklı arkeologlar, Londra'da ve sahada eğitim aldı. Uygulama alanı olarak Tello seçildi ve kazılar, Sébastien Rey'in yönetiminde başladı.

Proje, modern yöntemlerle, drone fotoğraflarıyla, dijital haritalamayla ve titiz kayıtlarla, eski kazıların kaçırdığı yerleri araştırdı. En önemli sonuçlardan biri, Ningirsu'nun büyük tapınağı Eninnu'nun yerinin ve kalıntılarının saptanması oldu. Eninnu, Gudea'nın yeniden inşa ettiği tapınaktı; Gudea Silindirleri, bu inşanın hikâyesini anlatıyor. Kazıcılar, tapınağın altına gömülmüş adak çivileri ve yazılı tuğlalar buldu.

Ayrıca kazılar, eski Fransız kazılarının artık topraklarını ve hendeklerini de inceledi. Bu sayede, de Sarzec'in buluntularının nereden geldiğine dair bazı bilgiler, yüz yıldan fazla bir süre sonra yeniden kurulabildi. 2023'te, kazılarda, kentin büyük bir sarayına ve Ningirsu'ya adanmış yapılara ait yeni bulgular açıklandı.

El-Hiba: asıl Lagaş

Lagaş kenti, yani el-Hiba, 1968'den itibaren, New York Metropolitan Sanat Müzesi ve New York Üniversitesi tarafından, Vaughn Crawford ve Donald Hansen'in yönetiminde kazıldı. Bu kazılar, kentin tanrıça İnanna ve tanrı Ningirsu'ya ait tapınaklarını ortaya çıkardı.

2019'dan itibaren, Pennsylvania Üniversitesi'nden Holly Pittman ve ekibi, el-Hiba'da yeni kazılara başladı. Bu çalışmalar, kentin günlük yaşamına, çömlekçi atölyelerine ve konutlarına odaklandı. 2023'te, ekip, yaklaşık beş bin yıllık bir meyhane ya da ortak yemek alanı buldu: içinde bir fırın, oturma sıraları, buzdolabı gibi kullanılan bir soğutma sistemi ve yiyecek artıkları vardı. Bu buluntu, Mezopotamya'nın sıradan insanlarının hayatına dair nadir bir pencere açtı.

Tanrılar arasındaki ilişki: Ningirsu'nun ailesi

Girsu'nun baş tanrısı, Ningirsu'ydu. Adı, "Girsu'nun efendisi" anlamına geliyor. Ningirsu, Enlil'in oğlu olarak görülüyordu ve savaşçı bir tanrıydı. Daha sonraki dönemlerde, Ningirsu, Nippur'un tanrısı Ninurta ile özdeşleştirildi.

Ningirsu'nun eşi, tanrıça Bau'ydu. Bau, şifa ve bereketle ilişkilendiriliyordu. Girsu'da, Bau'nun tapınağı da önemli bir yer tutuyordu; Uruinimgina (Urukagina) döneminde, Bau tapınağının yönetimine ait binlerce tablet, kentin ekonomisini ayrıntılı olarak gösteriyor.

Ningirsu'nun kız kardeşi ise, Nigin kentinin tanrıçası Nanşe'ydi. Nanşe, rüyaları yorumlayan ve adaleti gözeten bir tanrıçaydı. Gudea Silindirleri'nde, Gudea bir rüya görür ve bu rüyayı yorumlatmak için Nanşe'ye gider. Nanşe, rüyadaki dev figürün Ningirsu olduğunu ve Gudea'dan tapınağını yeniden inşa etmesini istediğini söyler.

Yani Lagaş devletinin üç kenti, bir tanrı ailesinin üyeleri tarafından korunuyordu: Girsu'da Ningirsu, onun eşi Bau, Nigin'de kız kardeşi Nanşe. Siyasi birlik, dinsel bir aile ilişkisiyle anlatılıyordu.

Adak çivileri ve gömülü yazıtlar

Girsu'dan çıkan eserlerin ilginç bir türü, adak çivileri. Bunlar, bakırdan ya da kilden yapılmış, üst kısmı bir tanrı ya da kral figürüyle biten uzun çivilerdi. Kral ya da vali, bir tapınak inşa ettiğinde, bu çivileri, üzerine yazıtlı taş levhalarla birlikte, yapının köşelerine ya da altına gömerdi.

Bu çivilerin üzerindeki yazıtlar, genellikle kısa ve kalıplıydı: hangi tanrı için, hangi yöneticinin, hangi tapınağı inşa ettiği. Ama bu kısa cümleler, bir yapının kime ait olduğunu, binlerce yıl sonra bile, kesin olarak söylemeyi sağlıyor.

Bu gelenek, bana her zaman bir zaman kapsülünü hatırlatıyor. Gudea, bu çivileri gömerken, onları kimin bulacağını düşünmüş müydü? Yazıtlarda, gelecekteki yöneticilere, tapınağı onarırlarsa bu yazıtları yerinde bırakmaları, bozarlarsa tanrıların lanetine uğrayacakları söyleniyor. Yani yazıtlar, aslında, gelecekteki okuyucuya yazılmıştı. Biz de o okuyucularız.

Akademik okuma

Akademik çevrelerde Girsu, Sümer tarihinin en iyi belgelenmiş kentlerinden biri olarak görülüyor. Erken Hanedanlık dönemindeki Lagaş-Umma savaşına dair yazıtlar, Uruinimgina'nın reformları, Gudea'nın tapınak inşası ve Ur III dönemi idari kayıtları, bu kentin farklı dönemlerine dair bilgi veriyor.

British Museum projesi ise, arkeolojide başka bir tartışmanın da parçası: Batılı müzelerin, sömürge dönemi kazılarında elde ettikleri eserler konusundaki sorumluluğu. Bazı eleştirmenler, bu projeyi, müzenin itibarını düzeltme çabası olarak görüyor. Destekçiler ise, Iraklı arkeologların eğitimi ve kültürel mirasın korunması açısından gerçek bir katkı sağladığını belirtiyor.

Sitchin'in okuması

Sitchin, Gudea'nın rüyasında gördüğü "dev figürü" ve Ningirsu'nun tapınağını, Anunnaki teknolojisiyle ilişkilendirdi. Ona göre, Ningirsu'nun (Ninurta) "kutsal kara kuşu", bir uçan araçtı ve Eninnu tapınağında bu araç için özel bir alan vardı. Gudea Silindirleri'ndeki tapınak tarifini, bu yorumun dayanağı olarak kullandı.

Akademik okumada, Ningirsu'nun sembolü, aslan başlı kartal Anzu ya da Imdugud'du. Bu figür, Girsu'dan gelen pek çok eserde, iki aslanı pençeleriyle tutarken görülüyor. Tapınağın tarifi ise, Mezopotamya tapınak ilahilerinin geleneksel diliyle yazılmış.

Forumlarda

Forumlarda Girsu, son yıllarda British Museum'un açıkladığı bulgularla birlikte daha sık anılmaya başladı. Bazı kullanıcılar, "Ningirsu'nun tapınağı bulundu" haberlerini, Sitchin'in yorumlarıyla ilişkilendirerek paylaşıyor. Diğerleri ise, el-Hiba'daki meyhane buluntusunu, antik insanların bizden pek farklı olmadığının bir göstergesi olarak tartışıyor.

Forumlarda pek konuşulmayan bir ayrıntı da şu: Girsu'daki yeni kazılar, eski kazıların toprak yığınlarını bile veri olarak kullanıyor. Yani yüz yıl önce atılan toprak, bugün yeniden inceleniyor.

SohbeX teorisi

Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Girsu'nun hikâyesi, aynı yerin iki farklı arkeoloji tarafından okunmasının hikâyesi. İlki, heykel ve yazıt peşindeydi; ikincisi, bağlam ve gündelik hayat. Aynı tapınak, aynı kent, ama bambaşka sorular.

Belki de Anunnaki tartışmaları da böyle: aynı tabletlere bakan iki kişi, farklı sorular sordukları için farklı cevaplar buluyor.

Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.

Size soru

Louvre'da Gudea heykellerini gördünüz mü? Sizce eski kazılardan çıkarılan eserler, geldikleri ülkelere geri mi gönderilmeli? Bir meyhane kalıntısı mı, yoksa bir tapınak heykeli mi sizi daha çok etkilerdi? Yorumlarda yazın.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap