Gezegenler ve tanrılar: Marduk Jüpiter, İştar Venüs
Bugün gezegenlere verdiğimiz adlar, Roma tanrılarının adları: Jüpiter, Venüs, Mars, Merkür, Satürn. Ama bu adlar, Romalıların kendi icadı değil. Romalılar, adları Yunanlardan; Yunanlar ise, gezegen ile tanrı eşleştirme fikrini, büyük olasılıkla, Babillilerden aldı. Babil'de, her gezegen, bir tanrının gökyüzündeki yansımasıydı.
Bu zincir, ilginç bir yolculuğu gösteriyor. Babil'in Marduk'u, Yunanların Zeus'u, Romalıların Jüpiter'i oldu. Babil'in İştar'ı, Yunanların Afrodit'i, Romalıların Venüs'ü oldu. Tanrıların adları değişti; ama gezegenler ile tanrılar arasındaki bağ korundu. Geceleri parlak bir gezegene baktığınızda, onun arkasında, binlerce yıllık bir tanrı zinciri olduğunu düşünür müsünüz?
Beş gezegen, beş tanrı
Babilliler, çıplak gözle görülebilen beş gezegeni biliyordu. Bunlara, ay ve güneş de eklendiğinde, yedi "gezgin" gök cismi oluyordu. Her birinin, kendine ait bir tanrısı vardı.
Jüpiter, Marduk'un gezegeniydi. Babil'in baş tanrısı, gökyüzünün en parlak gezegenlerinden birine sahipti. Jüpiter'in Akadca adlarından biri, "Neberu" idi; bir başkası, "Şulpae".
Venüs, İştar'ın gezegeniydi. Sabah ve akşam yıldızı olarak, gökyüzünün en parlak cismi, ay ve güneşten sonra. İştar'ın sabah ve akşam hallerinin, farklı özellikler taşıdığı düşünülüyordu: akşam yıldızı, aşk tanrıçası; sabah yıldızı, savaş tanrıçası.
Mars, Nergal'in gezegeniydi. Nergal, yeraltı dünyasının, salgının ve savaşın tanrısıydı. Mars'ın kırmızı rengi, bu tanrının yıkıcı doğasıyla uyumluydu. Mars'ın Akadca adı, "Salbatanu" idi.
Merkür, Nabu'nun gezegeniydi. Nabu, yazı ve bilgelik tanrısı, Marduk'un oğluydu. Merkür'ün, güneşe yakın, hızlı ve zor görülen bir gezegen olması, belki de, bilginin, kolay yakalanamayan doğasıyla ilişkilendiriliyordu.
Satürn, Ninurta'nın gezegeniydi. Ninurta, savaşçı bir tanrı, Enlil'in oğluydu. Ama bazı metinlerde, Satürn, güneş tanrısı Şamaş ile de ilişkilendiriliyor. Satürn'ün Akadca adı, "Kayamanu" idi; "sabit olan" anlamına geliyor. Bu, Satürn'ün gökyüzündeki yavaş hareketine işaret ediyor.
Venüs'ün özel yeri
Venüs, Babil'de, en çok gözlenen gezegenlerden biriydi. Enuma Anu Enlil'in 63. tableti, yani Ammisaduqa'nın Venüs Tableti, Venüs'ün görünme ve kaybolma tarihlerini, yirmi bir yıl boyunca kaydediyor.
Venüs'ün hareketleri, İştar'ın mitolojisiyle iç içe geçmişti. İnanna'nın Yeraltı Dünyasına İnişi adlı Sümer anlatısında, tanrıça, yeraltı dünyasına iniyor, orada ölüyor ve sonra yeniden yeryüzüne çıkıyor. Bazı araştırmacılar, bu anlatının, Venüs'ün, gökyüzünden kaybolup sonra yeniden görünmesiyle ilişkili olduğunu öne sürdü.
Venüs, güneşe yakın olduğu için, bir süre sabah gökyüzünde görünüyor, sonra kayboluyor, sonra akşam gökyüzünde beliriyor. Bu kayboluş ve yeniden doğuş, tanrıçanın yeraltına inişi ve geri dönüşüyle eşleştirilmiş olabilir.
Yunanistan'a geçiş
Gezegenlerin tanrılarla eşleştirilmesi, Yunanistan'a, büyük olasılıkla, MÖ beşinci ve dördüncü yüzyıllarda geçti. Platon'un öğrencilerinden biri olduğu düşünülen yazarın, "Epinomis" adlı diyalogda, gezegenlerin, tanrıların adlarıyla anılmasının, "barbarlardan", yani Doğulu halklardan geldiği belirtiliyor.
Yunanlar, Babil eşleştirmelerini, kendi tanrılarına uyguladı. Marduk'un yerine, en yüksek tanrı Zeus geldi. İştar'ın yerine, aşk tanrıçası Afrodit. Nergal'in yerine, savaş tanrısı Ares. Nabu'nun yerine, haberci tanrı Hermes. Ninurta'nın yerine ise, eski kuşaktan tanrı Kronos.
Bu eşleştirmeler, tanrıların özelliklerine göre yapılmıştı. Ama her zaman tam bir uyum yoktu. Örneğin, Nabu bir bilgelik tanrısıydı; Hermes ise, bir haberci ve hilekâr tanrı. İkisi arasındaki bağ, yazı ve iletişim üzerinden kurulmuş olabilir.
Gezegenlerin "evleri"
Babil astronomisinde, her gezegenin, gökyüzünde, özellikle güçlü olduğu bir yer vardı. Bu yerlere, Akadca'da "bit nisirti", yani "gizli yer" deniyordu. Bu kavram, daha sonra, Yunan astrolojisinde, "hypsoma", yani gezegenin "yücelme" noktası olarak gelişti.
Örneğin, Jüpiter'in gizli yeri, Yengeç burcundaydı. Venüs'ün gizli yeri, Balık burcundaydı. Bu eşleştirmeler, Yunan astrolojisine geçti ve bugün de, bazı astroloji geleneklerinde, aynı biçimde kullanılıyor.
Tanrılar arasındaki ilişki
Gezegenler arasındaki ilişkiler, tanrılar arasındaki ilişkileri yansıtıyordu. Jüpiter ile Merkür'ün, yani Marduk ile Nabu'nun, gökyüzünde yakınlaşması, baba ile oğlun buluşması olarak görülebiliyordu. Venüs ile Mars'ın yakınlaşması, İştar ile Nergal'in, yani aşk ile savaşın, ya da yaşam ile ölümün buluşmasıydı.
Ay tanrısı Sin, bu sistemin merkezinde duruyordu. Sin, İştar'ın ve Şamaş'ın babası olarak görülüyordu. Yani ay, güneşin ve Venüs'ün babasıydı. Bu aile ilişkisi, gökyüzündeki en parlak üç cismi, birbirine bağlıyordu.
Bu sistemde, Marduk'un konumu ilginç. Marduk, Babil'in baş tanrısıydı; ama gökyüzünde, Sin'in ailesinin bir parçası değildi. Marduk'un yükselişi, siyasi bir süreçti; gökyüzündeki konumu da, bu yükselişi yansıtıyordu.
Gezegenlerin "koyunları"
Babil'de, gezegenlerin ortak bir adı vardı: "bibbu". Bu sözcük, bir tür yabani koyun ya da keçi anlamına geliyordu. Yıldızlar, gökyüzünde, sabit bir düzen içinde, bir sürü gibi dolaşıyordu; gezegenler ise, bu sürüden ayrılıp kendi yolunda giden yabani hayvanlar gibiydi.
Bu imge, bir başka Akadca terimle birlikte düşünüldüğünde, daha da anlam kazanıyor. Gökyüzü, bazı metinlerde, bir otlak gibi tasvir ediliyor. Ay, bu otlağın çobanı; yıldızlar ise, sürü. Gezegenler, sürünün kurallarına uymayan, kendi yollarında dolaşan hayvanlar.
Bu bakış, gezegenlerin neden kehanette bu kadar önemli olduğunu açıklıyor. Sabit yıldızlar, düzeni temsil ediyordu; gezegenler ise, değişimi. Bir gezegenin, bir yıldıza yaklaşması, düzene bir müdahale olarak görülebiliyordu.
Yunanca'da, gezegen anlamına gelen "planetes" sözcüğü de, "gezgin" ya da "başıboş dolaşan" anlamına geliyor. Babil'in "yabani koyunları", Yunanca'da "gezginler" oldu; ama arkadaki düşünce, büyük ölçüde aynıydı.
Gezegenlerin bu "başıboşluğu", aynı zamanda, onları hesaplamanın neden bu kadar zor olduğunu da gösteriyor. Babilli astronomlar, yüzyıllar boyunca, bu yabani hayvanların yollarını öngörmeye çalıştı; Selevkos döneminde, bunu, şaşırtıcı bir doğrulukla başardılar.
Akademik okuma
Akademisyenler, gezegen-tanrı eşleştirmelerinin, Babil'de, zaman içinde değiştiğini belirtiyor. Erken dönemlerde, bazı gezegenler, farklı tanrılarla eşleştiriliyordu. Örneğin, Jüpiter, Marduk'un yükselişinden önce, başka tanrılarla ilişkilendiriliyordu.
Ulla Koch-Westenholz, 1995'te yayımladığı "Mesopotamian Astrology" adlı kitabında, bu eşleştirmelerin gelişimini inceledi. Ona göre, eşleştirmeler, sabit bir sistem değil, teolojik ve siyasi değişimlere göre şekillenen, esnek bir yapıydı.
Sitchin'in okuması
Sitchin, gezegen-tanrı eşleştirmelerini, kendi teorisinin merkezine koydu. Ona göre, Sümer tanrıları, Güneş sistemindeki gezegenlerle özdeşti ve Enuma Eliş, bu gezegenlerin oluşumunu anlatıyordu. Tiamat, Mars ile Jüpiter arasında bulunan, yok edilmiş bir gezegendi; Marduk ise, Nibiru'ydu.
Akademik okumada, Babil'deki eşleştirmeler, beş çıplak gözle görülen gezegene ve belirli tanrılara dayanıyor. Uranüs, Neptün ve Plüton gibi gezegenler, Babil'de bilinmiyordu; bunlar, teleskopun icadından sonra keşfedildi. Sitchin'in, Sümerlilerin bu gezegenleri de bildiği iddiası, metinlerde bir dayanak bulmuyor.
Forumlarda
Forumlarda, gezegen-tanrı eşleştirmeleri, astroloji ve mitoloji tartışmalarında sık sık anılıyor. Kullanıcılar, Roma tanrılarının adlarının, Babil'e kadar uzandığını öğrenince, şaşırıyor.
Bazı kullanıcılar, Sitchin'in teorisini savunarak, Sümerlilerin, Uranüs ve Neptün'ü de bildiğini iddia ediyor. Bu iddia, özellikle, VA 243 adlı bir silindir mühür üzerindeki yıldız ve noktaların, Güneş sistemini gösterdiği yorumuna dayanıyor. Başka kullanıcılar ise, bu mühürdeki yıldızın, güneş değil, Venüs ya da genel bir yıldız simgesi olduğunu hatırlatıyor.
Türkçe forumlarda, gezegenlerin Türkçe adları da tartışılıyor. Kullanıcılar, Venüs için kullanılan "Çoban Yıldızı" ve "Zühre" adlarının, farklı geleneklerden geldiğini ve Zühre'nin, Arapça yoluyla, İştar'ın rolüne benzer bir rol üstlendiğini belirtiyor.
Haftanın günleri
Gezegen-tanrı eşleştirmelerinin bir başka mirası, haftanın günleri. Birçok Avrupa dilinde, haftanın günleri, yedi gezgin gök cisminin adlarını taşıyor. Fransızcada, "lundi" (ay), "mardi" (Mars), "mercredi" (Merkür), "jeudi" (Jüpiter), "vendredi" (Venüs). İngilizce'de, "Saturday" (Satürn), "Sunday" (güneş), "Monday" (ay).
Bu adlandırma, Helenistik dönemde, Babil astrolojisinin Yunan ve Roma dünyasına geçmesiyle oluştu. Yani bir Fransız, "mercredi" dediğinde, aslında, Babil'in Nabu'sunun Roma'daki karşılığını anıyor.
Türkçe'de ise, haftanın günleri, bu geleneği taşımıyor. Pazartesi, Salı, Çarşamba gibi adlar, Farsça ve Arapça kökenli ve gezegenlerle bağlantılı değil. Ama Osmanlı müneccimlerinin kullandığı eski astroloji kitaplarında, her günün bir gezegene bağlandığı, Babil'den gelen bir geleneğin izleri bulunuyor. Bu, mirasın, bazen bir dilin sözcüklerinde değil, bir mesleğin kitaplarında yaşadığını gösteriyor.
Bu kitaplarda, her gezegenin bir rengi, bir madeni ve bir kokusu da vardı; Babil'in tanrı sayıları gibi, bir eşleştirme sistemi.
Bu ayrıntılar, eski bir düşüncenin, nasıl başka kılıklarda sürdüğünü gösteriyor.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bence gezegen-tanrı eşleştirmeleri, insanların, gökyüzündeki hareketi, bir aile dramı gibi okuma isteğini gösteriyor. Gezegenler, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, kayboluyor, yeniden görünüyor; tıpkı bir ailenin üyeleri gibi. Belki de Babilliler, gökyüzünde, kendi toplumlarının ilişkilerini görüyordu.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
Venüs'ün sabah ve akşam hallerinin farklı tanrısal özellikler taşıdığı fikri size ne düşündürüyor? Gezegenlere bugün yeni adlar verilse, hangi adları seçerdiniz? Yorumlarda yazın.
Giriş yap