Giriş yap
🏺 Anunnaki

Çatalhöyük ve Mezopotamya: Anadolu'nun neolitik kenti

Konya ovasında, Çumra ilçesine yakın bir yerde, iki höyük yan yana duruyor. Uzaktan bakıldığında, sıradan tepeler gibi görünüyorlar. Ama bu tepelerin içinde, yaklaşık dokuz bin yıl önce, binlerce insanın birlikte yaşadığı, dünyanın en eski ve en iyi korunmuş yerleşimlerinden biri yatıyor: Çatalhöyük.

Çatalhöyük, Sümer kentlerinden en az üç bin yıl daha eski. Burada yazı yoktu, tapınak yoktu, saray yoktu. Ama insanlar, evlerinin duvarlarına resimler yapıyor, ölülerini evlerinin tabanına gömüyor ve kilden, taştan figürinler yontuyordu. Bu figürinlerden bazıları, uzun süre "Ana Tanrıça" olarak yorumlandı ve Mezopotamya tanrıçalarının uzak atası sayıldı. Ben bu kenti, Anunnaki tartışmalarının hep atlanan bir başlangıç noktası olarak görüyorum. Siz Sümer'den binlerce yıl önce yaşayanların neye inandığını hiç merak ettiniz mi?

James Mellaart ve ilk keşif

Çatalhöyük, 1958'de, İngiliz arkeolog James Mellaart ve meslektaşları tarafından, bir yüzey araştırması sırasında fark edildi. Mellaart, 1961'den 1965'e kadar, burada dört kazı mevsimi yürüttü.

Mellaart'ın bulguları, arkeoloji dünyasını sarstı. Höyüğün doğu kısmında, birbirine bitişik, kapısız evlerden oluşan yoğun bir yerleşim ortaya çıktı. Evlere, damlardan, merdivenlerle giriliyordu. Sokak yoktu; insanlar, damların üzerinde yürüyordu. Evlerin içinde, duvar resimleri, sıva kabartmalar, boğa boynuzları ve figürinler vardı.

Mellaart, bazı odaları "türbe" olarak yorumladı ve Çatalhöyük'ün bir dinsel merkez olduğunu öne sürdü. Figürinlerin çoğunu, bir ana tanrıçanın tasvirleri olarak gördü. Bu yorum, özellikle 1960'lar ve 1970'lerde, büyük ilgi gördü.

Ancak Mellaart'ın Çatalhöyük'teki çalışmaları, 1965'te aniden sona erdi. Bunun nedeni, Mellaart'ın daha önce adının karıştığı "Dorak hazinesi" tartışmasıydı. Mellaart, 1950'lerde, İzmir'den Bandırma'ya giden bir trende tanıştığı bir kadının evinde, Dorak adlı bir yerden geldiği söylenen zengin bir hazineyi gördüğünü ve çizdiğini iddia etmişti. Hazine hiçbir zaman bulunamadı ve bu olay, Türk makamlarının Mellaart'a olan güvenini sarstı. Mellaart'ın Türkiye'de kazı yapma izni iptal edildi.

Mellaart'ın ölümünden sonra, 2018'de, bazı araştırmacılar, onun yayımladığı bazı belgelerin ve çizimlerin kendisi tarafından uydurulmuş olabileceğini öne sürdü. Bu iddialar, onun Çatalhöyük'teki bazı yorumlarının da yeniden sorgulanmasına yol açtı. Ancak Çatalhöyük'ün kendisi, sonraki kazılarla doğrulanmış gerçek bir alan.

Ian Hodder ve yeni kazılar

Yaklaşık otuz yıl sonra, 1993'te, Cambridge Üniversitesi'nden, daha sonra Stanford Üniversitesi'nden Ian Hodder, Çatalhöyük'te yeni bir kazı projesi başlattı. Bu proje, 2017'ye kadar sürdü ve arkeoloji tarihinin en kapsamlı kazılarından biri oldu.

Hodder'ın yaklaşımı, Mellaart'ınkinden çok farklıydı. Hodder, "düşünümsel arkeoloji" adını verdiği bir yöntem geliştirdi: kazıcılar, buluntularını yorumlarken, kendi önyargılarını da sorguluyor, farklı bakış açılarını bir araya getiriyordu. Kazıya, arkeologların yanı sıra, antropologlar, botanikçiler, zoologlar, kimyagerler ve sanatçılar da katıldı.

Hodder ekibinin bulguları, Çatalhöyük'ün yaklaşık MÖ 7100'den MÖ 5950'ye kadar, yani bin yılı aşkın bir süre kesintisiz kullanıldığını gösterdi. Yerleşimin en kalabalık döneminde, nüfusun birkaç bin kişiye ulaştığı tahmin ediliyor. Çatalhöyük, 2012'de UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alındı.

Evler ve ölüler

Çatalhöyük'ün en çarpıcı özelliklerinden biri, ölülerin evlerin tabanına gömülmesiydi. Bir ev, yıllarca kullanılıyor ve bu süre içinde, ailenin ölen üyeleri, platformların altına gömülüyordu. Ev terk edildiğinde, içi doldurularak, aynı yerde yeni bir ev inşa ediliyordu. Bazı evler, bu şekilde, birbirinin üzerine, defalarca yeniden yapıldı.

Hodder, bu evleri, "tarih evleri" olarak adlandırdı. Bu evlerde, daha fazla gömü, daha fazla süsleme ve daha fazla boğa boynuzu bulunuyordu. Hodder'a göre, bu evler, belirli ailelerin ya da toplulukların hafızasını taşıyan, kuşaklar boyu korunan mekanlardı.

Bu, Mezopotamya'daki tapınakların gelişimine de bir paralel sunuyor. Uruk'taki Beyaz Tapınak ve Eridu'daki tapınaklar da, aynı yerde, eski yapıların üzerine yeniden inşa edildi. Kutsal yer, binlerce yıl boyunca, aynı noktada kaldı.

Duvar resimleri

Çatalhöyük'ün duvar resimleri, Neolitik sanatın en zengin örnekleri arasında. Bunlar arasında, insan figürleriyle çevrilmiş dev bir boğa, başsız insan bedenlerinin üzerinde uçan akbabalar, avlanan insanlar ve soyut desenler var.

En çok tartışılan resimlerden biri, bazı araştırmacılarca bir "kent haritası" ve arkasında patlayan bir volkan olarak yorumlanan duvar resmi. Mellaart, bu resmi, Çatalhöyük'ün evlerini ve arkasında, iki tepeli Hasan Dağı'nı gösteren bir manzara olarak yorumladı. Başka araştırmacılar ise, resimdeki "evlerin" aslında geometrik bir desen olduğunu, "volkanın" ise bir leopar postu olabileceğini öne sürdü.

2014'te, Axel Schmitt ve meslektaşlarının yaptığı bir jeolojik çalışma, Hasan Dağı'nın yaklaşık MÖ 6900 civarında, yani resmin yapıldığı döneme yakın bir zamanda, gerçekten püskürdüğünü gösterdi. Bu bulgu, resmin bir volkan patlamasını tasvir ediyor olabileceği yorumunu güçlendirdi, ama tartışmayı kesin olarak bitirmedi.

Oturan kadın figürini

Çatalhöyük'ün en ünlü eseri, 1961'de Mellaart'ın bir tahıl deposunda bulduğu, iki yanındaki kedigillere ellerini dayayarak oturan, iri bedenli bir kadın figürini. Bu figürin, bugün Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergileniyor.

Mellaart, bu figürini, doğum yapan bir ana tanrıça olarak yorumladı. Figürinin ayaklarının arasındaki küçük çıkıntıyı, doğmakta olan bir bebek olarak gördü. Bu yorum, figürini, Anadolu'daki daha sonraki tanrıça Kybele'nin, hatta Mezopotamya'nın ana tanrıçaları Ninhursag ve Ninmah'ın uzak bir atası haline getirdi.

2016'da, Hodder ekibi, Çatalhöyük'te, mermerden yapılmış, iri bedenli bir başka kadın figürini buldu. Bu figürin, sağlam bir şekilde, yaklaşık sekiz bin yıl öncesine ait bir yapının içinde ortaya çıktı.

Ana Tanrıça tartışması

Hodder ve ekibi, "Ana Tanrıça" yorumuna şüpheyle yaklaştı. Onlara göre, Çatalhöyük'teki figürinlerin çoğu, belirli bir tanrıçayı değil, belki yaşlı ve saygın kadınları, ya da genel olarak bereket ve yaşamı temsil ediyordu. Ayrıca, figürinlerin önemli bir kısmının, çöp alanlarında ve dolgularda bulunduğunu, yani kutsal nesneler gibi korunmadığını belirttiler.

Lynn Meskell gibi araştırmacılar da, Ana Tanrıça kavramının, yirminci yüzyıl feminist ve romantik akımlarından etkilenerek geliştirildiğini savundu. Çatalhöyük'teki insan kalıntılarının analizi ise, kadınların ve erkeklerin benzer beslenme ve yaşam koşullarına sahip olduğunu, yani toplumun belirgin bir cinsiyet hiyerarşisi göstermediğini ortaya koydu.

Bu tartışma, Çatalhöyük'ün en canlı ve en popüler konularından biri olmaya devam ediyor.

Tanrılar arasındaki ilişki: Mezopotamya'nın ana tanrıçaları

Çatalhöyük ile Mezopotamya arasında doğrudan bir bağ kurmak zor. Arada, binlerce yıl ve yüzlerce kilometre var. Ama bazı benzerlikler dikkat çekici.

Mezopotamya'da, doğum ve bereketle ilişkili birden fazla tanrıça vardı: Ninhursag, Ninmah, Nintu, Aruru, Mami. Bu tanrıçaların çoğu, zamanla birbiriyle özdeşleştirildi. Atrahasis Destanı'nda, ana tanrıça Mami, Enki'nin yardımıyla, kil ve bir tanrının kanını karıştırarak insanı yaratır. Enki ve Ninmah mitinde ise, iki tanrı, kusurlu insanlar yaratma yarışına girer.

Bu tanrıçaların, Neolitik dönemden kalan bir ana tanrıça inancının uzak yankıları olup olmadığı, kesin olarak bilinmiyor. Bazı araştırmacılar, böyle bir sürekliliğe inanıyor; diğerleri, bunun kanıtlanamayacağını söylüyor.

Akademik okuma

Akademisyenler, Çatalhöyük'ü, tarım toplumlarının ilk büyük yerleşimlerinden biri olarak görüyor. Ancak burası, sonraki Mezopotamya kentlerinden çok farklı: belirgin bir yönetim merkezi yok, toplumsal hiyerarşi zayıf, uzmanlaşmış meslek grupları sınırlı.

Bu nedenle, Hodder gibi araştırmacılar, Çatalhöyük'ü bir "kent" olarak değil, büyük bir "köy" ya da "kasaba" olarak tanımlamayı tercih ediyor. Kentleşme, burada değil, binlerce yıl sonra, Mezopotamya'da gerçekleşti.

Sitchin'in okuması

Sitchin, Çatalhöyük'e ayrıntılı bir şekilde değinmedi. Ancak onun zaman çizelgesinde, Neolitik devrim, yani tarımın başlangıcı, Anunnaki'nin insanlığa verdiği bir armağandı. Sitchin, tarımın, tufandan sonra, Anunnaki tarafından dağlık bölgelerde başlatıldığını öne sürdü.

Akademik okumada ise, tarımın, uzun bir süreç içinde, Bereketli Hilal'in farklı yerlerinde, yerel topluluklar tarafından aşamalı olarak geliştirildiği kabul ediliyor.

Forumlarda

Forumlarda Çatalhöyük, Göbeklitepe ile birlikte, "tarihin yeniden yazılması gerektiği" tartışmalarında sık sık anılıyor. Bazı kullanıcılar, kapısız evleri ve damlardan girişi, bir tür savunma ya da gizlilik önlemi olarak yorumluyor. Diğerleri ise, bu mimarinin, iklim koşullarına ve sosyal yapıya uygun bir çözüm olduğunu belirtiyor.

Ana Tanrıça figürini ise, Türk forumlarında, Anadolu'nun kadim mirasının bir simgesi olarak sevgiyle paylaşılıyor.

SohbeX teorisi

Spekülasyon olarak okuyun. Bence Çatalhöyük'ün asıl gizemi, tanrıçalarında değil, evlerinde. Ölülerini evlerinin altına gömen bir topluluk, geçmişi her gün ayaklarının altında taşıyordu. Bu, bir tapınağa gerek duymadan, her evi kutsal bir yer haline getiriyordu.

Belki de Mezopotamya'nın tapınakları, bu ev kutsallığının, kent ölçeğine taşınmış biçimiydi. Çatalhöyük'te her aile kendi geçmişini evinde korurken, Sümer'de tüm kent, geçmişini tanrının evinde korudu.

Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.

Size soru

Çatalhöyük'ü ziyaret ettiniz mi? Sizce oturan kadın figürini bir tanrıçayı mı yoksa saygın bir insanı mı temsil ediyor? Ölüleri evin altına gömmek size nasıl bir duygu veriyor? Yorumlarda yazın.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap