Baalbek taşları: İddia ne, kaynağı ne? Ocakta kalan dev blok ve sedir ormanının yolu
Baalbek'in fotoğraflarını ilk gördüğümde, taş ocağında yan yatmış o dev bloğun yanında küçücük duran bir adam dikkatimi çekmişti. Adam bloğun üstüne çıkmış, kollarını açmış, poz veriyordu. Fotoğrafın altında "insanlar bunu taşıyamazdı" yazıyordu. O cümle, Baalbek'in modern efsanesinin özeti gibi.
Bugün Lübnan'daki bu antik kenti ve onun taşlarını konuşmak istiyorum. İddia, Baalbek'in Roma tapınaklarının altında çok daha eski, Anunnaki'ye ait bir platform olduğunu söylüyor. Bu iddianın kaynağında yine Sitchin var; ama asıl ilginç olan, iddianın Gılgamış Destanı'ndaki bir yolculuğa bağlanması.
Baalbek nerede, ne?
Baalbek, Lübnan'ın Bekaa vadisinde, Beyrut'un kuzeydoğusunda bir kent. Roma döneminde Heliopolis, yani "güneş kenti" adıyla biliniyordu. Kentte, Roma İmparatorluğu'nun en büyük tapınak kompleksi bulunuyor: Jüpiter tapınağı, Bakkhus tapınağı ve Venüs tapınağı. Bu yapıların inşaatı, MÖ birinci yüzyılın sonlarından MS üçüncü yüzyıla kadar uzanan bir süreçte gerçekleşti.
Jüpiter tapınağının podyumunda, yani yükseltilmiş tabanında, "trilithon" denen üç dev taş blok var. Bu blokların her birinin yüzlerce ton ağırlığında olduğu hesaplanıyor. Yakındaki antik taş ocağında ise daha da büyük bloklar duruyor; en ünlüsü, Arapça adıyla Hacer el-Hible, yani "hamile kadının taşı". 2014'te Alman Arkeoloji Enstitüsü'nden bir ekip, aynı ocakta bundan da büyük bir blok ortaya çıkardı.
Bu blokların tam ağırlıkları için farklı kaynaklar farklı değerler veriyor; ben burada kesin bir sayı aktarmayacağım. Ama bin tonu aşan ağırlık tahminleri, ocaktaki en büyük bloklar için yaygın olarak kullanılıyor.
Sitchin'in iniş yeri
Sitchin, "The Stairway to Heaven" kitabında Baalbek'i Anunnaki'nin bir "iniş yeri" olarak tanımladı. Ona göre trilithon blokları, Roma'dan çok önce, Anunnaki tarafından uzay araçlarının iniş platformu olarak yerleştirildi. Romalılar, bu eski platformun üstüne kendi tapınaklarını inşa etti.
Bu iddianın Mezopotamya bağlantısı, Gılgamış Destanı'ndan geliyor. Destanın beşinci tabletinde Gılgamış ve Enkidu, sedir ormanına giderek orayı koruyan Humbaba'yı öldürüyor. Sedir ormanı, destanda tanrıların yurdu, kutsal bir yer olarak tanımlanıyor. Sitchin, bu ormanın Lübnan'daki sedir ormanları olduğunu ve Gılgamış'ın asıl amacının Baalbek'teki iniş yerine ulaşmak olduğunu öne sürdü.
Sedir ormanının yeri
Gılgamış Destanı'nın farklı sürümlerinde sedir ormanının yeri farklı biçimlerde tarif ediliyor. Sümerce Gılgamış ve Huvava şiirinde, ormanın doğuda, İran yönünde olabileceğine işaret eden ifadeler var. Eski Babil dönemine ait bazı Akadca nüshalarda ise Lübnan ve Sirion dağlarının adı geçiyor. Bu, destanın zamanla coğrafyasının değiştiğini, ormanın batıya, Lübnan'a kaydığını gösteriyor.
Yani Lübnan bağlantısı, bir Sitchin icadı değil; destanın bazı nüshalarında gerçekten var. Ama destanda sedir ormanında bir iniş platformundan ya da taş bir yapıdan söz edilmiyor. Orman, ağaçlarıyla, Humbaba'nın yedi ışıltısıyla, tanrıların gizli yurdu olarak anlatılıyor.
Bu ayrımı yapmayı önemli buluyorum. Siz bir iddianın bir parçası doğru olduğunda, bütününü kabul etme eğiliminde misiniz? Ben bu eğilimi kendimde sık sık fark ediyorum.
Taşların tarihi
Arkeologlar, Baalbek'in Roma öncesi bir geçmişi olduğunu biliyor. Kentin altında, Tunç Çağı'na ve hatta daha eski dönemlere uzanan yerleşim katmanları var. Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Lübnanlı arkeologların ortak çalışmaları, bu eski katmanları incelemeye devam ediyor. Ancak trilithon bloklarının kendisi, mimari bağlamı ve işçilik teknikleri açısından, Roma dönemi inşaatına ait görünüyor.
Ocaktaki dev bloklar da bir ipucu veriyor. Bu bloklar, ocaktan tamamen ayrılmamış ya da taşınmamış. Bazılarında çatlaklar var; bu çatlaklar, onların neden bırakıldığını açıklayabilir. Bir anlamda bu bloklar, bir inşaat projesinin terk edilmiş malzemeleri. Bu, onları yapanların bir sınırla karşılaştığını da gösteriyor; tam da bir insan projesinden beklenecek şey.
Roma'nın mühendisliği
Romalılar, ağır yükleri taşımak için vinçler, makaralar, kaldıraçlar ve çok sayıda insan ile hayvan gücü kullanıyordu. Vitruvius gibi Romalı yazarlar, bu düzenekleri ayrıntılı olarak tarif etti. Roma'daki dikilitaşların Mısır'dan taşınması da Roma mühendisliğinin ağır yük kapasitesini gösteren örnekler arasında.
Baalbek blokları, bu kapasitenin bile sınırlarını zorlayan yapılar. Ama zorlamak, aşmak anlamına gelmiyor. Akademisyenler, blokların ocaktan tapınağa kısa bir mesafe boyunca, rampalar ve kızaklarla, çok sayıda işçi ve kaldıraç düzeneğiyle taşındığını düşünüyor. Ocağın tapınaktan biraz daha yüksek bir konumda olması da bu işi kolaylaştırmış olabilir.
Baal'in kenti
Baalbek adının kendisi de ilginç. Ad, büyük olasılıkla Kenan dinindeki Baal tanrısıyla ilişkili; "Bekaa'nın Baal'i" ya da benzer bir anlam taşıyabilir, ama etimoloji tartışmalı. Roma döneminde burada tapılan Jüpiter, yerel bir fırtına ve göğün tanrısının Roma kılığına bürünmüş haliydi. Akademisyenler bu tanrıyı "Heliopolisli Jüpiter" olarak adlandırıyor.
Bu yerel tanrının Mezopotamya'daki karşılığı, fırtına tanrısı İşkur ya da Akadca adıyla Adad. Kenan'da Baal Hadad olarak biliniyordu. Yani Baalbek'in tanrısal kimliği gerçekten Mezopotamya ile bağlantılı bir fırtına tanrısı geleneğine dayanıyor. Ama bu bağlantı, bir uzay limanı değil, bir tanrının kültürden kültüre geçişi.
Ocağın önünde bir öğleden sonra
Baalbek'i ziyaret edenlerin gezi notlarında ocaktaki sıradan bir öğleden sonra sık sık anlatılıyor. Blokların etrafında yerel çocuklar oynuyormuş; turistler sırayla bloğun üstüne çıkıp fotoğraf çektiriyormuş. Bir rehber, blokların ne kadar ağır olduğunu anlatırken bir yandan da çay satıyormuş. Bu notlara göre o sıradanlığın içinde blokların büyüklüğü daha da tuhaf görünüyor.
Bu anlatıyı dinlerken düşündüm: belki de efsaneleri besleyen şey, taşın büyüklüğü değil, onun yanındaki insanın küçüklüğü. Fotoğraflar hep bir insanı bloğun yanına koyuyor. İnsan, ölçek oluyor. Ve o ölçek, bize kendi sınırlarımızı hatırlatıyor.
Ama aynı fotoğraf başka bir şey de söylüyor. O blok, insanlar tarafından ocaktan kesilmiş. Kenarlarındaki keski izleri, yüzeyindeki düzeltme işaretleri, hâlâ görülebiliyor. Bloğun üstünde poz veren adam, aslında bloğu yontan adamların torunlarından biri olabilir. Siz bir fotoğrafta ölçek olarak kullanılan insanı gördüğünüzde, onu küçük mü yoksa yapabilen biri olarak mı görüyorsunuz?
Tanrılar arasındaki ilişki
Sitchin'in anlatısında Baalbek, Enlil'in soyuna ait bir merkez. Fırtına tanrısı Adad, Enlil'in oğlu olarak bu bölgenin yöneticisi; Gılgamış ise yarı tanrısal bir kral olarak buraya ölümsüzlük aramak için geliyor. Utu, yani Şamaş, Gılgamış'ın koruyucusu olarak bu yolculuğa yardım ediyor. Destanda Gılgamış'ın sedir ormanına gidişinde Şamaş'ın desteği gerçekten var; tanrı, Humbaba'ya karşı on üç rüzgâr gönderiyor.
Bu ilişki ağı, destanda Gılgamış'ın tanrılarla olan karmaşık bağını yansıtıyor. Ama destanda sedir ormanına gidişin amacı, ölümsüzlük değil, ün kazanmak. Ölümsüzlük arayışı, Enkidu'nun ölümünden sonra, destanın ikinci yarısında başlıyor ve Gılgamış'ı Baalbek'e değil, dünyanın sonundaki Utnapiştim'e götürüyor.
Akademik okuma
Akademik okumada Baalbek, Roma mimarisinin bir başyapıtı ve aynı zamanda yerel dinî geleneklerin Roma çatısı altında nasıl devam ettiğinin bir örneği. Dev bloklar, Roma'nın gösterişli inşaat anlayışının bir parçası. Bir imparatorluk, eyaletlerinde kendi gücünü gösteren yapılar kurmak istiyordu.
Gılgamış bağlantısı ise akademik okumada destanın coğrafyasının edebi bir özelliği olarak görülüyor: sedir ormanı, Mezopotamya'nın yapı malzemesi ihtiyacının mitolojik bir yansıması. Mezopotamya'da sedir gibi büyük ağaçlar yoktu ve krallar uzak dağlardan kereste getirtmek zorundaydı.
Sitchin'in okuması
Sitchin'in okuması, Gılgamış'ın sedir ormanı yolculuğunu, Baalbek'teki bloklarla ve uzay araçlarıyla birleştiriyor. Üç farklı kanıt türünü, bir destanı, bir Roma yapısını ve bir teknoloji hayalini, tek bir anlatıda buluşturuyor. Bu buluşma, her parçanın kendi bağlamından koparılmasını gerektiriyor.
Forumlarda
Forumlarda Baalbek, en çok ocaktaki blokların fotoğraflarıyla dolaşıyor. 2014'teki yeni blok keşfi, birçok forumda "dev blok bulundu" başlığıyla heyecan yarattı. Alman ekibin yayımladığı açıklamada ise blokların Roma dönemi ocak faaliyetlerinin bir parçası olduğu belirtiliyordu. Bu ayrıntı, paylaşımların çoğunda yer almadı.
Lübnan'daki siyasal durum nedeniyle Baalbek'i ziyaret edemeyen birçok forum kullanıcısı, fotoğraflar ve videolar üzerinden yorum yapıyor. Bu, bir yeri yerinde görmeden hakkında konuşmanın zorluklarını da gösteriyor.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Baalbek'teki ocakta bırakılan bloklar, bir başarısızlığın anıtı. Ve belki de modern insanlar, başarısızlığı bir imkânsızlık olarak okuyor: madem taşınmamış, demek ki taşınamazdı, demek ki başka biri yapmış olmalı. Oysa bırakılan bir blok, bir projenin bir noktada durduğunu gösteriyor. Belki çatlak, belki para, belki bir imparatorun ölümü.
Bu bir tahmin; bırakılan blokların gerçek nedenini bilmiyorum.
Size soru
Bir taş ocağında terk edilmiş bir blok size ne anlatıyor: bir imkânsızlığı mı, yoksa bir yarım kalmışlığı mı? Baalbek'i ziyaret edenler var mı? Gılgamış'ın sedir ormanını siz nerede hayal ediyorsunuz? Yorumlarda konuşalım.
Giriş yap