Baalbek iddiaları neden bu kadar yayıldı? Bir taşın üstünde duran insanlar ve sedir ormanının bekçisi
Baalbek'in internetteki en ünlü fotoğraflarından biri, bir taş ocağında yarı gömülü duran devasa bir blok ve onun üstünde duran küçük insan figürleri. İnsanlar, taşın boyutunu göstermek için genellikle kollarını açıyor ya da bloğun bir köşesinde oturuyor. Bu fotoğraflar, Anunnaki forumlarında neredeyse bir kanıt gibi kullanılıyor: "Bu taşı kim kaldırabilirdi?"
Burada, Lübnan'ın Bekaa Vadisi'ndeki Baalbek'e dair iddiaların neden bu kadar yaygınlaştığını anlamaya çalışacağım. Bence yanıtın büyük kısmı, o fotoğrafların kendisinde.
Ölçek fotoğrafının gücü
Bir nesnenin büyüklüğünü anlatmanın en etkili yolu, yanına bir insan koymak. Baalbek'teki taş ocağında, "Hamile Kadının Taşı" anlamına gelen Hajar al-Hibla adlı blok, yüzyıllardır ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. On dokuzuncu yüzyılın gezgin fotoğrafçıları bile bu taşın üstüne insanlar yerleştirerek kareler çekti.
Ölçek fotoğrafı, izleyicide doğrudan bir bedensel tepki yaratıyor. Kendinizi o küçük figürün yerine koyuyorsunuz ve taşın ağırlığını neredeyse hissediyorsunuz. Bu tepki, bir arkeoloji raporunun satırlarından çok daha hızlı yayılıyor. Bir fotoğraf, bir saniyede paylaşılabiliyor; bir rapor ise okunmayı bekliyor.
Siz bir fotoğrafın sizi bir şeye inandırdığını, sonra o şey hakkında okuduklarınızın bu inancı değiştirdiğini hiç yaşadınız mı?
2014'teki keşif
2014'te Alman Arkeoloji Enstitüsü'nden, yani DAI'den bir ekip, Lübnanlı arkeolog Jeanine Abdul Massih ile birlikte Baalbek'teki taş ocağında kazı yaptı. Ekip, Hajar al-Hibla'nın altında, ondan da büyük bir blok buldu. Bu haber, dünya çapında manşet oldu ve forumlarda yeni bir dalga başlattı.
İlginç olan, haberin iki farklı biçimde okunması. Arkeologlar için bu keşif, Romalı taş ustalarının taş ocağında nasıl çalıştığını, blokları nasıl kesip neden bazılarını yerinde bıraktığını anlamak için yeni bir veri sağlıyordu. Forumlarda ise aynı haber, "daha da büyük bir taş bulundu, Anunnaki'nin izleri derinleşiyor" biçiminde dolaştı.
Aynı kazı, aynı blok, aynı fotoğraf; ama iki farklı hikâye. Bu, bence Baalbek tartışmasının özeti.
Roma tapınakları ve taş ocağı
Baalbek, Roma döneminde Heliopolis adıyla bilinen bir kutsal merkezdi. Jüpiter, Bacchus ve Venüs'e adanmış tapınaklar, Milattan önce birinci yüzyıldan Milattan sonra üçüncü yüzyıla kadar uzanan bir dönemde inşa edildi. Jüpiter Tapınağı'nın kaidesinde bulunan "Trilithon" adlı üç dev blok, iddiaların merkezinde.
DAI'nin uzun süreli çalışmaları, özellikle Daniel Lohmann'ın mimari araştırmaları, Jüpiter Tapınağı'nın inşa sürecini ayrıntılı biçimde ortaya koydu. Tapınağın kaidesindeki bloklarda, Roma dönemine ait işçilik izleri, kaldırma için açılmış yuvalar ve yarım kalmış bölümler var. Taş ocağında yerinde bırakılan dev bloklar ise bir tür "terk edilmiş proje" olarak yorumlanıyor; belki çatlak oluştuğu için, belki planlar değiştiği için kullanılmadılar.
Bölgede Roma'dan çok daha eski bir yerleşim de var. Baalbek höyüğünde yapılan kazılar, Tunç Çağı'na, hatta daha eski dönemlere uzanan katmanlar ortaya çıkardı. Ama dev bloklar, bu eski katmanlara değil, Roma inşaatına ait.
Romalı mühendislerin büyük yükleri kaldırmak için vinçler, makaralar ve insan gücüyle çalışan tekerlekler kullandığını biliyoruz. Mimar Vitruvius, "De Architectura" adlı eserinde bu düzeneklerin bazılarını anlatıyor. Bu düzeneklerin Baalbek'teki dev blokları nasıl taşıdığı hâlâ tartışılıyor; ama tartışma, bir mühendislik sorusu olarak sürüyor.
Taş ocağından tapınağa giden yol
Baalbek tartışmalarında en az konuşulan konu, taş ocağı ile tapınak arasındaki mesafe. Hajar al-Hibla'nın bulunduğu taş ocağı, tapınak alanına oldukça yakın ve biraz daha yüksek bir konumda. Bu durum, Romalı mühendislerin işini kolaylaştırmış olabilir: Bloklar, hafif bir eğim boyunca, kızaklar ve kaldıraçlarla taşınabilirdi. DAI araştırmacıları, taş ocağının konumunun, tapınağın yerinin seçilmesinde bile etkili olmuş olabileceğini düşünüyor.
Bir başka ilginç ayrıntı da, taş ocağındaki bazı blokların alt yüzlerinin hâlâ ana kayaya bağlı olması. Yani bu bloklar, hiçbir zaman tam olarak koparılmadı. Kesme izleri, kullanılan aletlerin türünü ve işçilerin hangi sırayla çalıştığını gösteriyor. Bu izler, bir uzay teknolojisinin değil, keski ve çekiçle uzun süre sabırla çalışan ustaların izleri.
Ben bu tür ayrıntıları okurken, Baalbek'in asıl mucizesinin örgütlenme olduğunu düşünüyorum. Yüzlerce işçinin, mühendisin, taş ustasının ve yük hayvanının, yıllar boyunca aynı hedef için koordine edilmesi, başlı başına olağanüstü bir başarı. Roma İmparatorluğu'nun eyaletlerinde bu tür bir koordinasyonu sağlayan yönetim yapısı, bir dev bloktan daha az fotojenik ama daha az etkileyici değil.
Siz Baalbek'i ziyaret etseydiniz, ilk olarak taş ocağına mı, yoksa tapınağa mı giderdiniz?
Tanrılar arasındaki ilişki ve sedir ormanı
Sitchin, Baalbek'i Anunnaki'nin bir iniş yeri olarak gördü ve bu fikri Gılgamış Destanı'na bağladı. Destanda Gılgamış ve Enkidu, sedir ormanına gidiyor ve ormanın bekçisi Humbaba'yı öldürüyor. Sitchin'e göre sedir ormanı, Lübnan'daki Baalbek'ti ve Humbaba'nın koruduğu yer, tanrıların "iniş platformu"ydu.
Bu sahnede tanrılar arasındaki ilişki çok belirgin. Humbaba, ormanı korumak için Enlil tarafından atanmış bir bekçi. Gılgamış'a ise güneş tanrısı Şamaş yardım ediyor; savaş sırasında Humbaba'nın üzerine on üç rüzgâr gönderiyor. Humbaba öldürüldükten sonra Enlil öfkeleniyor. Bu öfke, destanın ilerleyen bölümlerinde Enkidu'nun ölümüne giden yolu açıyor. Tanrılar meclisi, Humbaba'nın ve Göğün Boğası'nın öldürülmesinin bedelini birinin ödemesi gerektiğine karar veriyor.
Burada Şamaş ile Enlil karşı karşıya geliyor. Şamaş, kahramanı destekliyor; Enlil, kendi atadığı bekçinin öldürülmesini cezasız bırakmıyor. Bu, Mezopotamya tanrılarının tek bir iradeyle değil, çatışan çıkarlarla hareket ettiğinin bir başka örneği.
Sedir ormanının yeri konusunda akademisyenler farklı görüşler taşıyor. Destanın Sümerce eski versiyonlarında orman, doğuda, İran'ın dağlık bölgelerinde gibi görünüyor. Standart Babil versiyonunda ise Lübnan ve Hermon dağlarına göndermeler var. 2011'de Süleymaniye Müzesi'nin satın aldığı ve Andrew George ile Farouk Al-Rawi'nin yayımladığı yeni bir tablet parçası, sedir ormanını kuş ve maymun sesleriyle dolu, canlı bir yer olarak tasvir ediyor. Bu parça, ormanın bir iniş platformu değil, yemyeşil bir doğa alanı olarak düşünüldüğünü gösteriyor.
Akademik okuma
Akademisyenler, sedir ormanı seferini, Mezopotamya krallarının dağlardan kereste getirme seferlerinin mitolojik bir yansıması olarak okuyor. Mezopotamya ovasında büyük ağaç yoktu; tapınak ve saraylar için gereken uzun kirişler, Zagros ve Lübnan dağlarından getiriliyordu. Akkad kralları ve sonraki Asur kralları, yazıtlarında sedir ormanlarına yaptıkları seferlerle övünüyordu. Gılgamış'ın seferi, bu kraliyet ideolojisinin bir kahramanlık hikâyesine dönüşmüş hali.
Sitchin'in okuması
Sitchin, "The Stairway to Heaven" kitabında Baalbek'i, Anunnaki'nin Dünya'daki en eski yapılarından biri olarak tanımladı. Ona göre Trilithon blokları, Romalılardan çok önce, bir iniş platformunun parçası olarak yerleştirilmişti. Romalılar ise bu eski platformun üzerine kendi tapınaklarını kurmuştu. Bu okuma, DAI'nin bulduğu Roma dönemi işçilik izleriyle bağdaşmıyor.
Forumlarda
Forumlarda Baalbek tartışmaları, genellikle bir fotoğraf ve bir tonaj tahminiyle başlıyor. Tonaj tahminleri, kaynaktan kaynağa büyük farklılık gösteriyor; bazen aynı blok için birbirinden çok farklı rakamlar görüyorum. Bu farklılık, tartışmanın ne kadar özenle yürütüldüğüne dair bir ipucu veriyor. Ben bu yüzden rakam vermek yerine, DAI'nin yayımladığı ölçümlere bakmayı öneriyorum.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki Baalbek iddialarının yayılmasında, terk edilmiş blokların kendisi bir anlatı yaratıyor. Tamamlanmış bir tapınak, bir başarıyı anlatır. Ama taş ocağında yarım kalmış dev bir blok, bir soru sorar: Neden bırakıldı? Bu soru, insanların zihninde bir boşluk bırakıyor ve o boşluk, en dramatik yanıtla dolduruluyor. Belki de yarım kalmış işler, bitmiş işlerden daha çok hikâye üretiyor.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Baalbek'in bir başka ironisi de, bölgenin son yüzyılda yaşadığı savaşlar ve istikrarsızlık nedeniyle arkeolojik çalışmaların sık sık kesintiye uğraması. Araştırmacılar sahaya ulaşamadığında, boşluğu forum yorumları dolduruyor. Bu, bana bilginin yalnızca merakla değil, barışla ve güvenlikle de ilişkili olduğunu hatırlatıyor. Lübnanlı arkeologların bu koşullarda sürdürdüğü çalışmalar, bence en az dev bloklar kadar takdiri hak ediyor. Onların raporlarını okumak, Baalbek'i fotoğraflardan çok daha iyi anlamamızı sağlıyor.
Bir sonraki Baalbek fotoğrafını gördüğünüzde, taşın üstündeki küçük insana değil, o taşı keserken ter döken ustalara odaklanmayı deneyin. Hikâye bambaşka bir yerden görünecek.
O ustaların adlarını bilmiyoruz, ama emeklerinin izi hâlâ taşın üzerinde duruyor.
Size soru
Baalbek'in ölçek fotoğraflarını gördüğünüzde aklınıza ilk gelen soru neydi? Sedir ormanının kuşlar ve maymunlarla dolu olarak anlatılması size ne düşündürüyor? Yarım kalmış bir yapının, bitmiş bir yapıdan daha çok hikâye ürettiğine katılıyor musunuz? Yorumlarda paylaşın.
Bir sonraki yazıda VA 243 mührüne dair iddiaların neden bu kadar yayıldığına bakacağım.
Giriş yap