Aynı iniş, başka bir dil: İştar'ın Yeraltına İnişi'nin Akkadca kısa versiyonu
İnanna'nın yeraltına inişini bu seride iki kez anlattım: Yedi kapı, yedi giysi, yedi yargıç ve geri dönüşün bedeli. Ama o yazılarda hep Sümerce versiyonu esas aldım. Bu hikâyenin bir de Akkadca, çok daha kısa bir versiyonu var. Ninova'daki ve Asur'daki tabletlerden biliyoruz ve bu kısa versiyon, Sümerce uzun anlatıdan şaşırtıcı biçimde farklı. Hikâye kısaca ne anlatıyor sorusuna bu kez bu kısa metin üzerinden cevap vermek istiyorum.
İki versiyonu yan yana okumak, aynı şarkının iki farklı yorumunu dinlemek gibi. Melodi tanıdık, ama vurgular, sözler ve sonu başka.
Kapıdaki tehdit
Akkadca metin, İştar'ın "dönüşü olmayan ülkeye" yönelmesiyle açılıyor. Yeraltı burada karanlık bir ev olarak tarif ediliyor: Girenin çıkamadığı, sakinlerinin toz yediği, çamur içtiği, kuş gibi tüylerle giyindiği bir yer. Bu tasvir, Gılgamış Destanı'nda Enkidu'nun rüyasında gördüğü yeraltıyla çok benzer.
İştar kapıya vardığında, Sümerce versiyondaki gibi nazikçe kapıyı çalmıyor. Kapıcıya bağırıyor: Kapıyı aç, yoksa kapıyı kırarım, sürgüyü parçalarım, ölüleri yukarı çıkarırım, ölüler yaşayanları yiyecek, ölülerin sayısı yaşayanlardan fazla olacak. Bu tehdit, Sümerce versiyonda yok. Akkadca İştar, çok daha saldırgan ve tehditkâr.
Bu tehdidin aynısı, Gılgamış Destanı'nın altıncı tabletinde de geçiyor. İştar, Gılgamış'ın reddinden sonra babası Anu'ya gidip Göğün Boğası'nı istediğinde, istediği verilmezse aynı şeyi yapacağını söylüyor. Yani bu tehdit, İştar'ın Akkadca edebiyattaki karakteristik sözlerinden biri.
Yedi kapı ve Ereşkigal
Kapıcı, Ereşkigal'e haber veriyor. Ereşkigal'in tepkisi Sümerce versiyondan farklı ve çok insani. Kız kardeşinin gelişini duyunca yüzü sararıyor, dudakları kararıyor. Sonra şöyle düşünüyor: Onun kalbi beni ne için buraya getirdi? Ben su içip çamur yiyorum, ekmek yerine kil, bira yerine bulanık su içiyorum. Karılarını bırakıp giden genç erkekler için ağlayayım mı, sevgililerinin kucağından alınan genç kızlar için mi, vakti gelmeden ölen bebekler için mi?
Bu sahne, Ereşkigal'in yeraltındaki yalnızlığını ve görevinin ağırlığını gösteriyor. Sümerce versiyonda bu kadar açık değil. Akkadca metin, Ereşkigal'e bir ses veriyor; o sadece bir yargıç değil, ölülerin yasını tutan bir kraliçe.
Sonra yedi kapı sahnesi geliyor. Her kapıda İştar'ın bir süsü ya da giysisi alınıyor: büyük taç, küpeler, kolye, göğüs süsleri, doğum taşı kemeri, kol ve ayak halkaları, son olarak da elbisesi. Her seferinde İştar neden diye soruyor, kapıcı da "yeraltının hanımının kuralları böyle" diye cevap veriyor.
Yeryüzündeki etki
İştar yeraltında hapsolunca, Akkadca metin yeryüzündeki sonucu çok açık anlatıyor: Boğa ineğe binmiyor, eşek dişi eşeği gebe bırakmıyor, sokakta erkek kadına yaklaşmıyor. Yani bütün üreme duruyor. İştar'ın yokluğu, dünyanın bereketini durduruyor.
Sümerce versiyonda bu etki bu kadar belirgin değil. Akkadca metin, İştar'ın aşk ve üreme ile ilişkisini öne çıkararak hikâyeye bir kozmik boyut ekliyor. İştar yeraltında kaldığı sürece dünya kısır.
Asušunamir
Kurtarma sahnesinde de bir fark var. Sümerce versiyonda Enki, tırnak altındaki kirden iki varlık yaratıyor: kurgarra ve galatur. Akkadca versiyonda ise Ea, Asušunamir adlı tek bir varlık yaratıyor. Adı "görünüşü parlak" anlamına geliyor. Bu varlık, bazı yorumcuların bir tür tören görevlisi ya da cinsel kimliği belirsiz bir figür olarak okuduğu bir karakter.
Asušunamir yeraltına iniyor ve Ereşkigal'i memnun ediyor. Ereşkigal ondan bir şey istemesini isteyince, Asušunamir hayat suyu tulumunu istiyor. Ereşkigal kızıyor ve onu lanetliyor: Kentin çöplüklerinden yiyecek, kanalizasyonlarından içecek, surların gölgesinde oturacak. Ama sözünü tutuyor ve İştar'ın üzerine hayat suyu serpiliyor. İştar, kapılardan geri çıkarken her kapıda süslerini geri alıyor.
Gizemli son
Akkadca metnin sonu, belki de bütün metnin en tartışmalı kısmı. İştar yeryüzüne döndükten sonra, metin aniden Dumuzi'ye geçiyor. Dumuzi'nin temiz suyla yıkanması, güzel yağla meshedilmesi, kırmızı bir giysi giydirilmesi, lapis lazuli flütü çalması gerektiği söyleniyor. Sonra Dumuzi'nin kız kardeşi Belili ortaya çıkıyor ve kardeşinin sesini duyunca süs eşyalarını düşürüyor.
Son satırlarda, ölülerin yükselip tütsü kokusunu koklamaları isteniyor. Bu son, bir anlatıdan çok bir ritüel talimatı gibi. Bazı araştırmacılar, Akkadca metnin bir Dumuzi ağıt töreninde okunmak üzere düzenlendiğini ve sondaki satırların bu törenin bir parçası olduğunu öne sürüyor. Bu tören, bazı metinlerde "taklimtu" yani "gösterme" olarak anılıyor.
İki kentin kopyaları
Akkadca metnin elimizdeki kopyaları iki ana kaynaktan geliyor. Biri Ninova, yani Asurbanipal'in kütüphanesinin kalıntıları. Öteki Asur kentinin kendisi; orada bulunan Orta Asur ve Yeni Asur dönemine ait tabletler. İki kaynak arasında küçük farklar var, ama genel yapı aynı. Bu da metnin Asur dünyasında oldukça yerleşik bir biçime sahip olduğunu gösteriyor.
İlginç olan, bu metnin Babil'den çok Asur'da korunmuş olması. İştar, Asur'un en önemli tanrıçalarından biriydi; Ninova'nın ve Asur'un kendi İştar'ları vardı. Belki de metin, Asur'daki İştar kültünün bir parçası olarak düzenli kopyalanıyordu. Bir tanrıçanın yeraltından dönüşünü anlatan bir hikâye, onun kentinde her yıl yeniden okunuyor olabilirdi.
Metnin dili de bir ipucu veriyor. Standart Babil diyalektinde yazılmış, yani birinci binyılda edebi metinlerin ortak dili olarak kullanılan biçimde. Bu dil, metnin bir Asur ürünü olmaktan çok, Babil edebi geleneğinden Asur'a aktarılmış bir eser olabileceğini de düşündürüyor. Kesin kökeni hâlâ açık bir soru.
Tanrılar arasındaki ilişki
İki versiyon arasındaki farklar, tanrılar arasındaki ilişkilerin de nasıl değiştiğini gösteriyor. Sümerce versiyonda İnanna'nın yardımcısı Ninşubur, kurtarma için birkaç tanrıya gidiyor; Enlil ve Nanna yardım etmiyor, Enki ediyor. Akkadca versiyonda ise bu sahne çok kısa; Papsukkal, tanrıların veziri, durumu Sin ve Ea'ya bildiriyor ve Ea hemen harekete geçiyor.
Ereşkigal ile İştar arasındaki ilişki de farklı tonlarda. Sümerce versiyonda Ereşkigal soğuk ve öfkeli bir yargıç. Akkadca versiyonda ise kardeşinin gelişine hem kızıyor hem de üzülüyor. Bu iki kız kardeş arasındaki gerilim, Akkadca metinde daha karmaşık bir duygusal tonla anlatılıyor.
Akademik okuma
Akademisyenler Akkadca versiyonun Sümerce versiyonun doğrudan bir çevirisi olmadığını, bağımsız bir uyarlama olduğunu düşünüyor. Metin daha kısa, daha sıkı ve ritüel bağlamına daha yakın. Stephanie Dalley'in "Myths from Mesopotamia" çevirisi, bu metni İngilizce okuyucuya ulaştıran en yaygın kaynaklardan biri.
Asušunamir figürü üzerine özellikle toplumsal cinsiyet çalışmaları yapan araştırmacılar durmuş durumda. Bu figürün, İştar kültünde görev yapan ve cinsel kimlikleri geleneksel kalıplara uymayan rahiplerin bir yansıması olabileceği tartışılıyor.
Sitchin'in okuması
Sitchin, İnanna'nın inişini genellikle Sümerce versiyon üzerinden okudu ve onu Anunnaki arasındaki bir güç mücadelesi olarak yorumladı. İnanna, ona göre, kız kardeşinin topraklarını, yani Afrika'nın güneyindeki "Aşağı Dünya"yı ele geçirmeye çalışan bir prensesti. Yedi kapıda bırakılan süsler ise teknolojik aygıtlar ya da kimlik kartları gibi yorumlandı.
Akkadca versiyondaki ritüel sona, Dumuzi'nin yıkanmasına ve ölülerin tütsü koklamasına Sitchin pek değinmedi. Bu son, bir güç mücadelesi okumasına uymuyor; daha çok bir yas ve hatırlama töreni.
Forumlarda iki versiyon
Forumlarda iki versiyonun karşılaştırılması nadiren yapılıyor. Çoğu kullanıcı, okuduğu versiyonun tek versiyon olduğunu düşünüyor. Bir mitoloji grubunda, biri Akkadca versiyondaki "ölüleri yukarı çıkarırım" tehdidinin zombi filmlerine benzediğini yazdı ve bu yorum çok beğeni aldı. Başka biri ise bu tehdidin aslında Mezopotamyalıların ölülerin huzursuz ruhlarına karşı duyduğu gerçek korkuyu yansıttığını hatırlattı.
Asušunamir üzerine de bazı tartışmalar var. Bir kullanıcı, bu figürün antik dünyada cinsiyet kimliğine dair ilk edebi örneklerden biri olabileceğini öne sürdü. Başka biri ise metindeki ifadelerin yoruma çok açık olduğunu, kesin bir sonuç çıkarmanın zor olduğunu belirtti.
SohbeX teorisi: Tören için kısaltılmış hikâye
Bu bölüm bir spekülasyon.
Akkadca versiyonun bu kadar kısa olması ve ritüel bir sonla bitmesi, bana onun bir tören metni olarak hazırlandığını düşündürüyor. Belki de uzun Sümerce şiir, bir okul metni ya da edebi bir eserdi. Akkadca kısa versiyon ise, Dumuzi'nin yas töreninde yüksek sesle okunmak için hazırlanmış bir senaryo gibiydi.
Eğer öyleyse, İştar'ın kapıdaki tehdidi de belki törene katılanların korkusunu dile getiren bir an olarak işlev görüyordu. Ölülerin yükselmesi korkusu, sonra bu ölülerin tütsü koklamaya davet edilmesiyle yatıştırılıyordu. Korku ve teselli, aynı metnin iki ucunda.
Size kalan
Bir hikâyeyi kısalttığınızda neyi kaybeder, neyi kazanırsınız? Akkadca versiyon, Sümerce versiyonun ayrıntılarını kaybetmiş, ama bir törenin gücünü kazanmış gibi. Sizin bildiğiniz bir hikâyenin, anlatıldığı yere göre değişen bir versiyonu var mı?
Giriş yap