Giriş yap
🏺 Anunnaki

Atrahasis: Tanrıların grevi ve insanın yaratılışı

Bir hikâye düşünün: Tanrılar çalışıyor. Hem de ağır işte. Kanal kazıyorlar, hendek açıyorlar, sırtlarında toprak sepeti taşıyorlar. Gece gündüz. Bir noktada bıkıyorlar, aletlerini ateşe veriyorlar ve patronun kapısına dayanıyorlar.

Bu bir sendika filmi değil. Yaklaşık dört bin yıl önce, Eski Babil döneminde çivi yazısıyla kaydedilmiş Atrahasis anlatısının açılışı. İlk okuduğumda gerçekten güldüm. Sonra durdum ve düşündüm: Bu hikâyeyi yazan kâtip neyi anlatmak istiyordu?

Hikâye nasıl başlıyor?

Anlatının açılış dizesi, uzmanların çevirisiyle kabaca "tanrılar insanken" ya da "tanrılar insan gibiyken" diye başlıyor. Yani insan yokken işi tanrılar yapıyor. Büyük tanrılar dünyayı paylaşmış: An göğe çıkmış, Enlil yeryüzünü almış, Enki ise yeraltındaki tatlı sulara, Apsu'ya yerleşmiş. Ağır iş ise daha küçük tanrılara, İgigi'ye kalmış.

İgigi uzun süre şikâyet ederek çalışıyor. Sonunda bir lider çıkıyor aralarından, metinde adı Wê ya da benzer biçimde okunan bir tanrı. "Gelin, Enlil'i yerinden indirelim" diyor. Aletler yakılıyor, Enlil'in tapınağı sarılıyor. Gece yarısı Enlil uyandırılıyor. Panik var.

Bu kısmı okurken insan ister istemez bugünü düşünüyor. Fazla mesai, düşük ücret, yönetim kurulunun toplantısı... Ama dikkat, burada kendi dünyamızı metne yansıtıyoruz. Bunu bilerek yapmak eğlenceli; bilmeden yapmak ise antik uzaylı teorilerinin de düştüğü tuzak. Birazdan oraya geleceğim.

Çözüm: İnsan

Tanrılar meclisi toplanıyor. Enki bir öneri getiriyor: İşi yapacak yeni bir varlık yaratalım. Doğum tanrıçası (metinde Nintu ya da Mami diye anılıyor) bu işle görevlendiriliyor. Yöntem şu: Tanrılardan biri öldürülüyor, kanı ve eti kille karıştırılıyor. Tanrılar kilin üzerine tükürüyor. Doğum tanrıçası bu çamurdan insanları şekillendiriyor.

Burası çok önemli bir an. İnsan, bir tanrının kanını taşıyan kilden yapılıyor. Akademik yorumların bir kısmı bunu insana hem toprağa ait hem de içinde ilahi bir kıvılcım taşıyan bir varlık rolü verme çabası olarak okuyor. Öldürülen tanrının bir "aklı" ya da "ruhu" olduğu da metinde vurgulanıyor; yani insanın düşünme yetisi oradan geliyor gibi.

Altın madeni nerede?

Şimdi işin hassas kısmına geliyorum. İnternette Atrahasis'in "Anunnaki'nin altın madenlerinde çalışacak köle ırk yaratması" olarak anlatıldığını sık görürsünüz. Bunu Sitchin'den beri duyuyoruz. Ben de bu yüzden metnin İngilizce çevirilerine baktım, hatta Londra'daki SOAS'ın yayımladığı, bir Asurologun Akadca okuduğu kayda kadar gittim.

Metinde kanal var, hendek var, toprak sepeti var. Altın madeni yok. Genetik bir işlem, laboratuvar, DNA da yok. Kil var, kan var, tükürük var. Bu, bir mitin dilidir; tıpkı birçok kültürde insanın çamurdan yapılması gibi.

Bunu söylemek "o zaman her şey saçma" demek değil. Sadece metnin dediği ile metne eklenen yorum arasında bir çizgi çekmek istiyorum. "Bir teoriye göre bu, genetik mühendisliğin mitolojik anlatımıdır" diyebilirsiniz; bu bir yorum olarak tartışılabilir. Ama "tablette altın madeni yazıyor" demek, metinde olmayan bir şeyi metne söyletmek oluyor.

Reddit'te alternatif tarih forumlarında bile bu itirazı sık görüyorum. Konuya meraklı, akademiye mesafeli insanlar dahi "durun, metinlerde altın yok" diyor. Bu bence sağlıklı bir şey.

Gürültü ve tufan

Hikâye burada bitmiyor ve devamı bence daha da çarpıcı. İnsanlar çoğalıyor. Çok çoğalıyor. Ve gürültü yapıyorlar. Enlil uyuyamıyor. Bu kısım hep aklımda kalır: Kıyametin sebebi günah değil, gürültü.

Enlil önce hastalık gönderiyor, sonra kıtlık. Her seferinde Enki, sadık kulu Atrahasis'e gizlice ne yapması gerektiğini fısıldıyor ve insanlık kurtuluyor. Sonunda Enlil tufana karar veriyor. Enki doğrudan söyleyemiyor, yemin etmiş; bu yüzden bir duvara, bir kamış kulübeye konuşur gibi uyarıyor Atrahasis'i. Atrahasis gemi yapıyor, ailesini ve hayvanları alıyor.

Bu tufan anlatısının Gılgamış Destanı'ndaki Utnapiştim hikâyesiyle ve daha sonraki başka tufan anlatılarıyla benzerlikleri uzun zamandır tartışılıyor. Akademisyenler bu benzerlikleri kültürler arası etkileşimle, ortak bir edebi gelenekle ya da Mezopotamya'nın sel ovası olmasıyla açıklamaya çalışıyor.

Metnin elimize ulaşma hikâyesi

Atrahasis'i bugün okuyabiliyorsak, bunu büyük ölçüde Sippar'da bir katibe borçluyuz. Destanın en eksiksiz kopyası, Eski Babil döneminde Nur-Aya adlı bir katip tarafından üç tablet hâlinde yazılmış ve kolofonunda adı geçiyor. Bu tabletlerin önemli bir kısmı British Museum'da duruyor. Daha sonraki Asur dönemi kopyaları da Ninova'daki Asurbanipal kütüphanesinden çıkmış. W. G. Lambert ile A. R. Millard'ın 1969'da yayımladığı baskı, yıllarca bu metin için başvuru kaynağı oldu.

Bu ayrıntıyı neden anlatıyorum? Çünkü forumlarda Atrahasis'ten "gizli bir tablet" gibi söz ediliyor. Oysa metin herkesin bildiği, defalarca yayımlanmış, üniversite derslerinde okutulan bir eser. Gizli olan bir şey yok; sadece uzun ve yer yer eksik. Eksik satırlar da popüler yorumların en sevdiği boşluklar oluyor, çünkü boşluğa ne isterseniz koyabilirsiniz.

Tanrılar arasındaki ilişkiler

Hikâyedeki üçlü dikkat çekici. An gökte, Enlil yeryüzünde, Enki yeraltı suları Apsu'da. Kura ile paylaşılmış bir evren bu. Grev başladığında Igigi'nin ilk hedefi Enlil'in evi oluyor; çünkü iş düzenini kuran o. Enlil korkup elçisi Nusku'yu gönderiyor, sonra An'ı ve Enki'yi meclise çağırıyor.

Burada bana en ilginç gelen şey, Enki'nin rolü. Sorunun çözümünü bulan o, ama çözümü uygulayan ana tanrıça Nintu ya da Mami. İnsan, bir tanrının eti ve kanı ile kil karıştırılarak yapılıyor. Kurban edilen tanrının adı metinde We-ila ya da benzeri bir okumayla geçiyor ve "aklı olan" bir tanrı olarak tanımlanıyor. Akademisyenler burada bir kelime oyunu görüyor: insanın Akadca karşılığı "awilum" ile "ilu" yani tanrı kelimesi arasında ses benzerliği kuruluyor. İnsan, içinde bir tanrının parçasını taşıyan bir varlık olarak anlatılıyor.

Popüler okumada bu sahne genetik mühendislik olarak yorumlanıyor. Kil yumurta hücresi oluyor, tanrının kanı DNA. Ben bu benzetmeyi eğlenceli buluyorum ama metnin kendisi bize bir laboratuvar değil, bir ritüel anlatıyor. Doğum tanrıçaları, on ay bekleme, rahim kalıpları... Bunlar Mezopotamya'nın doğum ve ebelik pratiklerini yansıtıyor gibi duruyor.

Forumlarda en çok tartışılan satırlar

Reddit'te ve bazı Türkçe gruplarda en çok paylaşılan kısım "gürültü" meselesi. İnsanlar çoğalıyor, gürültüleri Enlil'i uyutmuyor, o da önce salgın, sonra kuraklık, sonra tufan gönderiyor. Bazı kullanıcılar bunu nüfus kontrolü olarak okuyor, bazıları da "tanrılar insanlardan rahatsızdı çünkü insanlar bir şeyleri fark etmeye başlamıştı" diyor.

Akademik tarafta ise gürültü daha çok düzensizlik, isyan ya da kozmik düzenin bozulması olarak tartışılıyor. Bir kısım araştırmacı bunun aşırı nüfusa dair eski bir kaygıyı yansıttığını öne sürüyor; çünkü tufandan sonra tanrılar doğumu sınırlayan önlemler getiriyor: kısır kadınlar, rahibeler, bebek ölümleri. Bu son kısım bana hep tuhaf gelmiştir. Mitin sonunda insanlar yok edilmiyor ama sayıları kontrol altında tutuluyor.

Size bir soru: Bir toplum kendi yaratılış hikâyesine "biz tanrıların yerine çalışmak için yapıldık" diye yazıyorsa, bu onların işe, krallığa ve tapınağa bakışı hakkında ne söyler? Bence bu soru, altın madeni iddiasından çok daha fazla şey anlatıyor.

Bir ayrıntı daha var ki bana çok çarpıcı geliyor. Igigi grevinde aletlerini yakıyorlar: kazmalarını, küreklerini, sepetlerini ateşe atıp gece yarısı Enlil'in kapısına dayanıyorlar. Metin bu sahneyi neredeyse bir işçi eylemi gibi anlatıyor. Dört bin yıl önce yazılmış bir şiirde bu kadar tanıdık bir öfke görmek insanı biraz sarsıyor. Belki de "çalışmak zorunda bırakılmak" ve buna karşı çıkmak, insanın tanrılardan bile önce anlattığı hikâyelerden biridir.

Destanın ilk satırı da başlı başına bir tartışma konusu: "Tanrılar insan gibiyken" diye başlıyor. Akadca "inūma ilū awīlum" ifadesi. Bu cümle, tanrıların bir zamanlar insanlar gibi çalıştığını, yük taşıdığını, terlediğini anlatıyor. Benim için destanın en güzel cümlesi bu. Çünkü tanrıları yukarıdan değil, aynı yükün altında eğilen varlıklar olarak gösteriyor. Popüler yorumcular bu cümleyi "tanrılar da bizim gibi etten kemiktendi" diye okuyor; akademisyenler ise bir şiirsel karşılaştırma olarak görüyor.

Benim okumam

Kendi adıma söyleyeyim: Atrahasis'i uzaylı hikâyesi olarak okumak, bence hikâyeyi küçültüyor. Çünkü metin, insanın neden var olduğu, neden öldüğü, neden çok kalabalık olunca sorun çıktığı gibi çok insani soruları soruyor. Hikâyenin sonunda doğum tanrıçası ve Enki, insan sayısını sınırlamak için bazı düzenlemeler getiriyor. Ölüm, kısırlık, bebek kayıpları... Yani metin acıyı da açıklamaya çalışıyor.

Dört bin yıl önce biri oturmuş, "neden çalışıyoruz, neden ölüyoruz" sorusuna bir cevap yazmış. Bu cevap içinde grev var, meclis var, kurnaz bir tanrı var, uykusuz bir patron var. Bana bundan daha insani bir metin bulmak zor geliyor.

Siz ne düşünüyorsunuz? Tanrıların grevi bir sınıf hikâyesi mi, bir yaratılış hikâyesi mi, yoksa bambaşka bir şey mi? Bir de şu: Sizce Enlil'i uyutmayan gürültü bugün hangi şehirde olurdu?

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap