Anadolu Medeniyetleri Müzesi: Ankara'da Mezopotamya izleri
Ankara Kalesi'nin eteklerinde, iki tarihi Osmanlı binasının içinde, Türkiye'nin en önemli müzelerinden biri yer alıyor: Anadolu Medeniyetleri Müzesi. Bu binalardan biri, on beşinci yüzyıldan kalma bir bedesten, yani kapalı çarşı; diğeri ise, bir han. Bir zamanlar, tüccarların mallarını sakladığı bu binalar, bugün, Anadolu'nun on binlerce yıllık tarihini saklıyor.
Bu müze, genellikle, Hititler, Frigler ve Çatalhöyük ile anılır. Ama müzenin vitrinlerinde, Mezopotamya ile Anadolu arasındaki derin ilişkinin izleri de var. Bu sayfada, müzeyi, bu bağlantı üzerinden gezmek istiyorum: Asurlu tüccarların mektupları, Akadca yazılmış Hitit belgeleri ve Mezopotamya'dan gelen fikirlerin, Anadolu'da nasıl yeni biçimler aldığı. Siz bu müzeyi ziyaret ettiniz mi?
Bir bedestenin içinde müze
Müzenin hikâyesi, 1920'lerde, Atatürk'ün, Ankara'da, bir "Eti Müzesi", yani Hitit müzesi kurulması fikriyle başlıyor. Bu fikir, Türk Tarih Tezi'nin, Anadolu'nun kadim uygarlıklarını, Türk tarihinin bir parçası olarak görme yaklaşımıyla bağlantılıydı. Ankara Kalesi'nin yakınındaki, harap durumdaki Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han, bu müze için seçildi.
Binaların restorasyonu, uzun yıllar sürdü. Müze, 1940'larda, kısmen ziyarete açıldı ve sonraki on yıllarda, sergileri genişletildi. 1967'de, bugünkü adını aldı: Anadolu Medeniyetleri Müzesi. 1997'de, Avrupa'da Yılın Müzesi ödülünü kazandı. Bu ödül, müzenin, uluslararası alanda da tanınmasını sağladı. Bugün, Ankara'yı ziyaret eden pek çok yabancı akademisyen için, ilk durak burası.
Müzenin düzeni, kronolojik bir yolculuk sunuyor. Ziyaretçi, Paleolitik çağdan başlayarak, Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağı, Hitit, Frig, Urartu ve sonraki dönemlerden geçerek, Anadolu'nun tarihini adım adım izliyor. Bu yolculuğun ortasında, Mezopotamya ile ilişkinin en yoğun olduğu dönem, Asur Ticaret Kolonileri Çağı yer alıyor.
Kaniş'in tüccarları
Müzenin en dikkat çekici koleksiyonlarından biri, Kayseri yakınlarındaki Kültepe'den, yani antik Kaniş şehrinden gelen buluntular. MÖ yirminci ve on sekizinci yüzyıllar arasında, Kaniş'te, Asurlu tüccarların yaşadığı bir ticaret kolonisi vardı. Bu koloniye, Asurca "karum", yani "liman" ya da "pazar yeri" deniyordu.
Asurlu tüccarlar, Dicle kıyısındaki Asur şehrinden, eşeklerle, Anadolu'ya kalay ve kumaş getiriyor; karşılığında, gümüş ve altın götürüyordu. Bu ticaret, yaklaşık iki yüzyıl boyunca, düzenli bir şekilde sürdü. Tüccarlar, Kaniş'te, evler kurdu, yerel kadınlarla evlendi ve aileleri ile Asur'daki ortaklarına, sürekli mektuplar yazdı.
Kültepe kazıları, Türk arkeolog Tahsin Özgüç'ün yönetiminde, 1948'den itibaren, onlarca yıl sürdü. Bu kazılarda, on binlerce tablet bulundu. Bu tabletler, Eski Asur lehçesiyle, yani Akadcanın bir lehçesiyle yazılmış ve tüccarların, ticari ve özel yazışmalarını içeriyor. Bu tabletlerin bir kısmı, bugün, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergileniyor.
Zarflı mektuplar
Kültepe tabletlerinin en ilginç özelliklerinden biri, zarfları. Pek çok mektup, ince bir kil tabakasıyla kaplanmış, yani bir "zarf" içine konmuş. Zarfın üzerine, alıcının adı yazılıyor ve göndericinin mührü basılıyordu. Alıcı, mektubu okumak için, zarfı kırmak zorundaydı.
Bu zarflar, mektubun gizliliğini korumak ve içeriğinin değiştirilmesini önlemek için kullanılıyordu. Bazı tabletlerin zarfları, hâlâ kırılmamış durumda. Arkeologlar, bu zarfları açmadan, içlerindeki metinleri okumak için, modern görüntüleme teknikleri kullanmayı deniyor. Müzenin vitrinlerinde, hem açılmış hem de kapalı zarflı tabletler görülebiliyor.
Bu mektupların içeriği, şaşırtıcı derecede insani. Tüccarlar, fiyatlardan, borçlardan, yol koşullarından ve vergilerden söz ediyor. Ama aynı zamanda, ailelerine özlemlerini, çocuklarının sağlığını ve evlilik sorunlarını da yazıyorlar. Asur'da kalan eşler, kocalarına, daha fazla para göndermelerini ya da eve dönmelerini istiyor. Bu mektuplar, dört bin yıl önceki bir göçmen ailenin, günlük hayatını, olağanüstü bir ayrıntıyla gösteriyor.
Yazının Anadolu'ya gelişi
Kültepe tabletleri, Anadolu'da bulunan, bilinen en eski yazılı belgeler. Yani Anadolu'ya yazı, Asurlu tüccarlarla, Mezopotamya'dan geldi. Bu, Anadolu tarihinin, yazılı dönemi, Mezopotamya ile kurulan ticari ilişki sayesinde başladı demek.
Asurlu tüccarların yazdığı tabletlerde, yerel Anadolu halklarının isimleri de geçiyor. Bu isimler, dilbilimciler için, çok değerli. Çünkü bu isimlerin bir kısmı, Hititçe gibi, Hint-Avrupa kökenli dillerin, Anadolu'daki en eski izlerini taşıyor. Yani Mezopotamya'dan gelen yazı, Anadolu'nun kendi dillerinin, ilk kez kayda geçmesini de sağladı.
Hitit tabletleri
Müzenin Hitit bölümünde, Hattuşa'dan gelen tabletler de sergileniyor. Hititler, Asurlu tüccarlardan öğrendikleri çivi yazısını, kendi dillerini yazmak için uyarladı. Ama Hitit kâtipleri, Akadcayı ve Sümerceyi de öğreniyordu. Hattuşa arşivlerinde, Hititçe metinlerin yanı sıra, Akadca ve Sümerce metinler, iki dilli ve üç dilli sözlükler de bulundu.
Hattuşa'da, Gılgamış Destanı'nın, Hititçe, Hurrice ve Akadca versiyonlarının parçaları da bulundu. Bu, Mezopotamya'nın en ünlü destanının, Anadolu'da da okunduğunu ve farklı dillere çevrildiğini gösteriyor. Hitit kâtipleri, Gılgamış'ı, kendi okurlarına uyarlayarak, bazı bölümleri kısaltıp bazılarını genişletti.
Savaş Kralı efsanesi
Mezopotamya ile Anadolu arasındaki ilişki, sadece ticaret belgelerinde değil, efsanelerde de yaşıyordu. "Şar tamhari", yani "Savaş Kralı" adlı bir metin, Akadlı Sargon'un, Anadolu'daki Puruşhanda şehrine yaptığı bir seferi anlatıyor. Efsaneye göre, Puruşhanda'da yaşayan Akadlı tüccarlar, yerel kral tarafından baskı görüyor ve Sargon'dan yardım istiyor. Sargon, ordusuyla, uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkıyor ve sonunda, Puruşhanda kralını, boyun eğmeye zorluyor.
Bu metnin, tarihsel bir olayı mı anlattığı, yoksa sonraki dönemlerde uydurulan bir efsane mi olduğu, tartışmalı. Metnin bilinen kopyaları, Sargon'dan yüzyıllar sonrasına ait. İlginç olan, bu kopyalardan birinin, Mısır'daki Amarna'da, bir diğerinin ise, Hattuşa'da bulunması. Yani bir Akad kralının, Anadolu'daki tüccarları korumak için yaptığı efsanevi sefer, hem Mısır'da hem de Anadolu'da okunuyordu.
Bu efsane, Kültepe'deki gerçek ticaret kolonisiyle, şaşırtıcı bir paralellik taşıyor. Belki de, Asurlu tüccarların Anadolu'daki deneyimleri, zamanla, Sargon gibi büyük bir kralın kahramanlık hikâyesine dönüştü. Siz bir ticaret hikâyesinin, bir destana dönüşmesini, nasıl açıklardınız?
Tanrılar arasındaki ilişki
Mezopotamya'nın tanrıları, Anadolu'ya, ticaret ve yazı ile birlikte geldi. Kültepe tabletlerinde, Asurlu tüccarlar, kendi tanrıları Aşur'a ve diğer Mezopotamya tanrılarına yemin ediyor. Daha sonra, Hitit döneminde, Mezopotamya tanrıları, Hitit panteonunun bir parçası haline geldi.
Hitit panteonu, "bin tanrılı" bir panteon olarak biliniyordu. Bu panteonda, Hatti, Hurri, Luvi ve Mezopotamya kökenli tanrılar, bir arada yer alıyordu. Örneğin, Mezopotamya'nın İştar'ı, Hurri tanrıçası Şauşga ile özdeşleştirildi. Ea, yani Enki, de Hitit metinlerinde, bilgelik tanrısı olarak görülüyor. Kumarbi Döngüsü gibi Hurri kökenli mitlerde, Mezopotamya'nın gök tanrısı Anu da, önemli bir figür olarak yer alıyor.
Akademik okuma
Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ndeki koleksiyonlar, akademisyenler için, çok değerli bir kaynak. Kültepe tabletleri, uluslararası bir ekip tarafından, sistematik olarak yayımlanıyor. Bu ekipte, Türk ve yabancı akademisyenler birlikte çalışıyor. Cahit Günbattı ve Klaas Veenhof gibi isimler, bu tabletlerin yayımlanmasına önemli katkılar sağladı.
Akademisyenler, Kültepe tabletlerini, kadim ticaretin, en iyi belgelenmiş örneklerinden biri olarak görüyor. Bu tabletler, kadim dünyada, kredi, ortaklık, sigorta benzeri anlaşmalar ve aile şirketleri gibi kurumların, ne kadar gelişmiş olduğunu gösteriyor. Mogens Trolle Larsen'in "Ancient Kanesh" adlı kitabı, bu ticaret dünyasını, geniş bir okur kitlesine anlatıyor.
Sitchin'in okuması
Sitchin, Hititleri, Anunnaki'nin, Anadolu'daki temsilcileri olarak yorumladı. Ona göre, Hitit tanrıları, aslında, farklı isimlerle anılan Anunnaki'ydi ve Kumarbi Döngüsü gibi mitler, tanrılar arasındaki gerçek bir taht savaşını anlatıyordu.
Ama Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ndeki buluntular, Mezopotamya ile Anadolu arasındaki ilişkinin, tanrılar değil, insanlar aracılığıyla kurulduğunu gösteriyor. Asurlu tüccarlar, eşekleriyle, dağları aşarak, Anadolu'ya geldi; yazıyı, tanrıları ve hikâyeleri de beraberlerinde getirdi. Bu, Sitchin'in yorumundan çok daha somut ve belgelenmiş bir hikâye.
Forumlarda
Forumlarda, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, genellikle, Hititler ve Çatalhöyük ile anılıyor. Mezopotamya bağlantısı ise, daha az tartışılıyor. Bazı kullanıcılar, Kültepe tabletlerini, Anunnaki'nin ticaret ağlarının bir kanıtı olarak yorumluyor; bu yorumun, tabletlerin içeriğinde bir dayanağı yok.
Bence bu müzenin en güzel yanı, Anadolu ile Mezopotamya'nın, binlerce yıllık bir komşuluğunu, somut nesnelerle göstermesi. Bir vitrinde, Asurlu bir tüccarın, karısına yazdığı mektubu görmek, kadim tarihi, bir anda, insani bir boyuta indiriyor. Ankara'ya yolunuz düşerse, bu vitrinlerin önünde, biraz zaman geçirmenizi öneririm.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bence Anadolu'nun yazılı tarihinin, bir grup göçmen tüccarın mektuplarıyla başlaması, çok anlamlı. Anadolu'nun ilk yazılı sesleri, kralların zafer yazıtları değil, ailelerine özlem duyan tüccarların mektupları. Belki de tarih, bize, uygarlığın, büyük savaşlardan çok, küçük insanların günlük ilişkileriyle örüldüğünü hatırlatıyor.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
Bir Asurlu tüccarın, Kaniş'ten, eşine yazdığı bir mektubu okumak ister miydiniz? Anadolu'nun yazılı tarihinin, Mezopotamya'dan gelen tüccarlarla başlaması, size ne düşündürüyor? Yorumlarda yazın.
Giriş yap