Akbabalar Steli: Ningirsu'nun ağı ve gökyüzündeki leş kuşları
Louvre'un Mezopotamya salonlarında, parçalardan birleştirilmiş, kırık bir kireçtaşı levha duruyor. İlk bakışta, eksik parçaları ve aşınmış yüzeyiyle dikkat çekmiyor. Ama yakından bakınca, üzerinde, dört bin beş yüz yıl önceki bir savaşın sahneleri görülüyor: sıkı düzende yürüyen askerler, ölülerin üzerine çullanan akbabalar ve bir tanrının elinde, içinde düşman askerleri çırpınan dev bir ağ.
Bu levha, Akbabalar Steli olarak biliniyor. Lagaş kralı Eannatum'un, Umma'ya karşı kazandığı zaferi anlatıyor. Bir önceki yazıda, bu savaşın siyasi arka planına bakmıştık. Bu kez, stelin kendisine, taşın üzerindeki görüntülere ve bu görüntülerin, tanrılarla kral arasındaki ilişkiyi nasıl anlattığına odaklanmak istiyorum. Bir taş levhanın iki yüzünün, iki farklı dünyayı anlatabileceğini hiç düşündünüz mü?
Keşif ve parçalar
Stelin parçaları, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Fransız diplomat Ernest de Sarzec'in Tello'da, yani antik Girsu'da yaptığı kazılarda bulundu. Parçalar, farklı yıllarda ve farklı yerlerde ortaya çıktı. Bazı parçalar, kazıdan önce yerel halk tarafından bulunup satılmıştı; bunlar, daha sonra, Louvre'a ulaştı.
Bugün, stelin yalnızca yedi kadar parçası biliniyor. Stelin orijinal hali, yaklaşık bir metre seksen santim yüksekliğinde ve üstü yuvarlatılmış bir levhaydı. Mevcut parçalar, stelin yalnızca bir kısmını oluşturuyor; ama sahnelerin genel düzenini anlamak için yeterli.
İki yüz, iki dünya
Stelin iki yüzü, iki farklı düzeyi temsil ediyor. Araştırmacılar, bir yüzü "mitolojik", diğer yüzü "tarihsel" yüz olarak adlandırıyor.
Mitolojik yüzde, büyük bir figür, tüm yüzeyi kaplıyor. Bu figür, Lagaş'ın tanrısı Ningirsu. Ningirsu, bir elinde büyük bir ağ tutuyor. Ağın içinde, çıplak, birbirine dolanmış Umma askerleri var. Ağın üst kısmında, aslan başlı bir kartal, Anzu, ya da Sümerce adıyla Imdugud, duruyor. Anzu, Ningirsu'nun sembolüydü. Ningirsu, diğer eliyle, bir topuz tutuyor ve ağdan başını çıkaran bir askerin başına vuruyor.
Ningirsu'nun arkasında, daha küçük bir kadın figürü var. Bu figürün, bazı araştırmacılara göre, tanrıça Ninhursag, bazılarına göre ise, Ningirsu'nun eşi Bau olduğu düşünülüyor. Bu kısım, oldukça hasarlı olduğu için, kesin bir tanımlama yapmak zor.
Tarihsel yüz ise, dört sıraya bölünmüş. En üst sırada, Eannatum, ağır zırhlı askerlerinin başında yürüyor. Askerler, büyük dikdörtgen kalkanlarının arkasında, sıkı bir düzende ilerliyor; kalkanların arasından, mızraklar uzanıyor. Askerlerin ayaklarının altında, düşman askerlerinin cesetleri var.
İkinci sırada, Eannatum, bir savaş arabasında, hafif zırhlı askerlerin önünde ilerliyor. Üçüncü sırada, ölüleri gömme ve kurban sahneleri var: cesetler, bir höyüğün içine yığılıyor. Stelin en üst kısmında ise, akbabalar, ağızlarında düşman askerlerinin kesik başlarıyla uçuyor. Stele adını veren de bu sahne.
Erken savaş düzeni
Tarihsel yüzdeki askerler, askeri tarihçiler için çok önemli. Sıkı düzende, büyük kalkanların arkasında yürüyen ve mızraklarını öne uzatan askerler, bir tür erken "falanks" düzenini gösteriyor. Bu, Yunan falanksından yaklaşık iki bin yıl daha eski.
Bazı askeri tarihçiler, bu tasvirin, Sümer ordularının, disiplinli ve eğitimli piyadelerden oluştuğunu gösterdiğini öne sürüyor. Diğerleri ise, bu tasvirin, gerçek bir savaş düzeninden çok, sanatsal bir uzlaşım olabileceğini belirtiyor: aynı figürü tekrarlayarak, kalabalık bir orduyu göstermenin bir yolu.
Askerlerin miğferleri de dikkat çekiyor. Ur Kraliyet Mezarlığı'nda, bu miğferlere benzeyen bakır miğferler bulundu. Bu, stelin tasvirlerinin, en azından bazı ayrıntılarda, gerçek teçhizatı yansıttığını gösteriyor.
Yazıt: yeminler ve lanetler
Stelin yüzeyleri, figürlerin arasındaki boşlukları dolduran uzun bir yazıtla kaplı. Bu yazıt, savaşın nedenlerini, Eannatum'un zaferini ve Umma ile yapılan antlaşmayı anlatıyor.
Yazıtın en ilginç kısmı, Umma'nın hükümdarının ettiği yeminler. Umma'nın hükümdarı, sırasıyla, birçok tanrının adına yemin ediyor: Enlil, Ninhursag, Enki, Suen, Utu ve Ninki. Her yemin için, ilgili tanrının bir ağı, Umma'nın üzerine atılıyor. Yani, yemin bozulursa, o tanrı, Umma'yı, ağının içine hapsedecek.
Bu, ağ imgesinin, stelin tamamında, merkezi bir rol oynadığını gösteriyor. Mitolojik yüzdeki Ningirsu'nun ağı, yazıttaki yeminlerin ağlarıyla birleşiyor. Ağ, hem bir savaş aracı hem de hukuki bir bağın simgesi.
Eannatum'un doğuşu
Yazıtta, Eannatum'un doğuşu da anlatılıyor. Bu anlatıma göre, Ningirsu, Eannatum'un tohumunu ana rahmine yerleştirdi; tanrıça Ninhursag, onu sütüyle besledi. Ningirsu, Eannatum'un boyunu ölçtü ve onu, beş arşın boyunda, olağanüstü bir varlık olarak buldu.
Bu anlatım, Eannatum'u, tanrıların özel bir yaratımı olarak sunuyor. Sümer krallarının, tanrıların çocukları ya da tanrıların seçtikleri olarak sunulması, yaygın bir gelenekti. Ama Eannatum'un bu anlatımı, bu geleneğin en erken ve en ayrıntılı örneklerinden biri.
Tanrılar arasındaki ilişki
Stelde, tanrılar arasındaki ilişki, bir hiyerarşi olarak sunuluyor. Ningirsu, Lagaş'ın tanrısı ve savaşçısı; ama tek başına hareket etmiyor. Yeminler, Enlil'den başlayarak, tanrıların büyük meclisinin üyelerine ediliyor. Bu, Lagaş'ın zaferinin, yalnızca Ningirsu'nun değil, tüm büyük tanrıların onayıyla gerçekleştiğini gösteriyor.
Ninhursag'ın rolü de ilginç. Eannatum'u sütüyle besleyen tanrıça, aynı zamanda, yeminlerin tanığı. Bu, ana tanrıçanın, hem yaşamın hem de hukukun koruyucusu olduğunu gösteriyor.
Taşın malzemesi ve ustalık
Stel, kireçtaşından yapılmış. Güney Mezopotamya'da taş yok denecek kadar azdı; bu nedenle, büyük bir taş levha, başlı başına bir zenginlik göstergesiydi. Taşın, kuzeydeki ya da doğudaki dağlardan, nehir yoluyla getirildiği düşünülüyor.
Kabartmaların işçiliği, Erken Hanedanlık döneminin en iyi örnekleri arasında sayılıyor. Figürlerin yüzleri, profilden; gözleri ise, cepheden gösteriliyor. Bu, Mezopotamya ve Mısır sanatında, yaygın bir uzlaşımdı. Ningirsu'nun sakalı, ince çizgilerle, ayrıntılı bir biçimde işlenmiş. Askerlerin kalkanları ve mızrakları, ritmik bir tekrarla, bir hareket duygusu yaratıyor.
Bazı araştırmacılar, stelin, orijinal halinde boyalı olduğunu düşünüyor. Mezopotamya'daki birçok kabartmada, renk izlerine rastlandı. Bugün gördüğümüz soluk taş, belki de bir zamanlar, kırmızı, siyah ve beyaz renklerle canlı bir görünüme sahipti.
Stel nerede duruyordu?
Stelin orijinal olarak nerede dikildiği, kesin olarak bilinmiyor. Yazıt, stelin, sınırda, Gu-edena'nın kenarında dikildiğini ima ediyor olabilir. Ama parçaların Girsu'da bulunması, stelin, ya Girsu'daki Ningirsu tapınağında dikildiğini ya da sonradan buraya taşındığını düşündürüyor.
Bazı araştırmacılar, sınırda bir kopyasının, Girsu'da ise bir başka kopyasının bulunduğunu öne sürüyor. Bu, sınır anıtlarının, birden fazla yerde dikildiği bir uygulamaya işaret edebilir. Sınırdaki bir stel, Umma'ya karşı bir uyarı; tapınaktaki bir stel ise, tanrıya bir şükran olurdu.
Siz böyle bir anıtın, düşmanın göreceği bir yerde mi, yoksa kendi tanrınızın evinde mi durmasını isterdiniz?
Akademik okuma
Akademisyenler, Akbabalar Steli'ni, tarihsel olayları anlatan bilinen en eski anıtlardan biri olarak görüyor. Irene Winter, stelin iki yüzünün, bir anlatı bütünlüğü içinde okunması gerektiğini vurguladı. Winter'a göre, mitolojik yüz ile tarihsel yüz, birbirini tamamlıyor: tanrı, savaşı kazanıyor; kral, bu zaferi yeryüzünde gerçekleştiriyor.
Stel, aynı zamanda, Mezopotamya sanatında, anlatısal tasvirin gelişimi açısından da önemli. Sahneler, bir hikâyeyi, sıralı bir biçimde anlatıyor: savaş, zafer, ölülerin gömülmesi, kurban ve antlaşma.
Sitchin'in okuması
Sitchin, Akbabalar Steli'ndeki Ningirsu'nun devasa boyutunu, Anunnaki'nin insanlardan çok daha büyük olduğunun bir kanıtı olarak yorumladı. Ona göre, Ningirsu'nun ağı, gerçek bir teknolojik aracın sembolik tasviriydi. Anzu kuşunu ise, bir uçan aracın simgesi olarak gördü.
Akademik okumada, tanrıların insanlardan büyük tasvir edilmesi, Mezopotamya sanatında, hiyerarşik ölçek adı verilen bir uzlaşımın parçası. Önemli figürler, daha büyük çiziliyordu. Bu uzlaşım, kral figürlerine de uygulanıyordu.
Forumlarda
Forumlarda Akbabalar Steli, genellikle akbaba sahnesinin görselleriyle paylaşılıyor. Bazı kullanıcılar, stelin, savaşın vahşetini çarpıcı bir biçimde gösterdiğini belirtiyor. Ningirsu'nun ağı ise, bazı başlıklarda, kaderin ya da tanrısal adaletin simgesi olarak tartışılıyor. Bazı kullanıcılar, stelin parçalarının dağınık bulunmasını, eski çağlarda bilinçli olarak kırıldığının bir işareti olarak yorumluyor.
Bazı forum başlıklarında, akbaba sahnesinin, Mezopotamya'da ölülerin gömülmeden bırakılmasının, en büyük cezalardan biri sayıldığını hatırlatan yorumlar da var. Gılgamış Destanı'nın on ikinci tabletinde, gömülmemiş bir ölünün ruhunun huzursuz dolaştığı anlatılıyor. Bu açıdan bakınca, akbabalar, düşmana yalnızca ölüm değil, ölümden sonra da huzursuzluk getiren bir imgeydi.
SohbeX teorisi
Spekülasyon olarak okuyun. Bence Akbabalar Steli'ndeki ağ imgesi, Sümerlilerin hukuk anlayışının ne kadar somut olduğunu gösteriyor. Bir yemin, soyut bir söz değil, düşmanı saran gerçek bir ağ gibi düşünülüyordu. Yemini bozan, tanrının ağına yakalanacaktı.
Belki de stelin iki yüzü, Sümerlilerin dünyayı nasıl gördüğünün bir haritasıydı: bir yüzde tanrıların görünmez savaşı, diğer yüzde insanların görünür savaşı. İkisi de aynı anda yaşanıyordu.
Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.
Size soru
Bir yeminin bir ağ olarak düşünülmesi size ne hissettiriyor? Stelin iki yüzünden hangisi sizce daha etkileyici? Yorumlarda yazın.
Giriş yap