Giriş yap
🏺 Anunnaki

Adı üç kez okunan yazıcı: Atrahasis nasıl bulundu, kim okudu?

Bir metnin kimin tarafından yazıldığını bilmek, onu okumak için yeterli değil bazen. Adı da doğru okumak gerekiyor. Atrahasis Destanı'nın en eksiksiz kopyasını yazan Eski Babil yazıcısının adı, Asurologlar tarafından yıllar içinde farklı biçimlerde okundu. Eski yayınlarda bir okuma, sonraki çalışmalarda bir başkası; bugün yaygın kabul gören okuma ise İpik-Aya. Hatta benim de bu blogda daha önce bu yazıcıdan eski okumalardan biriyle söz ettiğimi fark ettim.

Bu küçük ayrıntı, Atrahasis'in keşif hikâyesinin bir özeti gibi. Metin, yüz yıldan uzun bir süre boyunca parça parça okundu, yeniden okundu, düzeltildi. Ve hâlâ eksik.

Atrahasis'in içeriğini, tanrıların grevini, insanların yaratılışını, vebayı, kuraklığı ve tufanı daha önce konuştuk. Bu kez metnin bize nasıl ulaştığını anlatmak istiyorum.

Smith'in parçaları

Hikâye, yine George Smith ile başlıyor. Smith, 1870'lerde British Museum'daki Ninive tabletleri arasında, tufan hikâyesinin farklı bir versiyonuna ait parçalar tanıdı. Bu parçalarda tufan kahramanının adı, Gılgamış Destanı'ndaki Utnapiştim değil, Atrahasis'ti. Atrahasis, "aşırı bilge" anlamına geliyor.

Smith, bu parçaları da "The Chaldean Account of Genesis" kitabında kısmen kullandı. Ama o dönemde, bu parçaların ayrı bir destana ait olduğu, Gılgamış'tan bağımsız bir metin olduğu tam olarak anlaşılmamıştı.

Scheil ve Hilprecht

On dokuzuncu yüzyılın sonunda, Fransız Asurolog Vincent Scheil, Sippar'dan geldiği düşünülen Eski Babil dönemine ait bir Atrahasis parçası yayımladı. Bu, metnin Ninive kopyalarından çok daha eski olduğunu gösterdi.

1910'da Hermann Hilprecht, Nippur'dan çıkan küçük bir tufan parçası yayımladı. Hilprecht, bu parçanın tufanın en eski kaydı olduğunu iddia etti ve onu Tevrat'la doğrudan ilişkilendirdi. Bu iddia, büyük bir tartışma yarattı. Hilprecht'in tarihlemesi ve yorumları, meslektaşları tarafından eleştirildi. Parçanın kendisi gerçekti, ama Hilprecht'in ondan çıkardığı sonuçlar abartılıydı.

Millard'ın tanıması

Yirminci yüzyılın ortasına kadar, Atrahasis'in parçaları dağınık halde, farklı müzelerde ve yayınlarda duruyordu. Kimse metnin bütününü göremiyordu.

1960'larda, genç bir araştırmacı olan Alan Millard, British Museum'da çalışırken, daha önce yeterince incelenmemiş tabletler arasında Atrahasis'in Eski Babil kopyasının büyük parçalarını tanıdı. Bu tabletler, on dokuzuncu yüzyılın sonunda Sippar'dan müzeye gelmişti. Millard, bunların aynı yazıcının elinden çıkmış, üç tabletlik bir dizinin parçaları olduğunu fark etti.

Bu, bir dönüm noktasıydı. Artık metnin yapısı belli oluyordu: Üç tablet, her biri kolofonlu. Kolofonlar, yazıcının adını, tabletin sırasını, satır sayısını ve tarihini veriyordu. Tarih, Babil kralı Ammi-saduqa'nın saltanatına aitti; yani MÖ on yedinci yüzyıl.

Lambert ve Millard, 1969

Wilfred Lambert ve Alan Millard, 1969'da "Atra-hasis: The Babylonian Story of the Flood" adlı kitabı yayımladı. Bu kitap, Eski Babil kopyasını, Ninive'den ve başka yerlerden gelen geç kopyaları bir arada sundu. Kitapta ayrıca Miguel Civil'in Sümerce tufan anlatısının, yani Eridu Tekvini'nin bir çevirisi de vardı.

Lambert ve Millard'ın yayını, Atrahasis'i ilk kez bütünlüklü bir metin olarak okuyuculara sundu. Tanrıların grevinden tufana kadar uzanan hikâye, artık bir bütün olarak okunabiliyordu. Bu, Mezopotamya mitolojisinin anlaşılmasında büyük bir sıçramaydı.

Ama metin hâlâ eksikti. Özellikle ikinci tablet, büyük boşluklar içeriyordu. Kuraklık ve kıtlık bölümleri, tufanın nedenleri, bazı yerlerde yalnızca birkaç kelimeyle temsil ediliyordu.

Sonraki parçalar

1969'dan sonra da yeni parçalar bulundu. Irak'taki kazılarda, Sippar'daki tapınak kütüphanesinden çıkan tabletler arasında Atrahasis'in yeni kopyaları tanındı. Bu kütüphane, 1980'lerde Irak Eski Eserler Dairesi tarafından kazıldı; tabletler raflarında, nişlerinde bulundu. Andrew George ve Farouk al-Rawi gibi araştırmacılar, bu kopyaları yayımladı.

Ugarit'ten, yani Suriye kıyısından, Orta Babil dönemine ait bir tufan parçası da biliniyor. Bu, Atrahasis geleneğinin Mezopotamya dışına da yayıldığını gösteriyor.

Her yeni parça, metnin bazı boşluklarını dolduruyor; ama aynı zamanda versiyonlar arasındaki farkları da ortaya çıkarıyor. Bugün araştırmacılar, tek bir "Atrahasis metni" yerine, birbirine benzeyen ama farklılıklar içeren bir gelenekten söz ediyor.

Kolofonlar ne söylüyor?

Kolofon, bir tabletin sonuna yazıcının eklediği kısa nottur. Atrahasis'in Eski Babil kopyasında bu notlar, bugünkü bir kitabın künye sayfası gibi iş görüyor. Her tablette, o tabletin kaçıncı olduğu, kaç satır içerdiği ve ilk satırı belirtiliyor. Üç tabletin toplam satır sayısı da bir yerde veriliyor.

Bu bilgiler, kırık metnin yeniden kurulmasında büyük kolaylık sağladı. Araştırmacılar, eksik satırların sayısını kolofonlardaki toplamlardan hesaplayabildi. Yani metnin ne kadarının kayıp olduğunu, kayıp kısmın içeriğini bilmeden de ölçebiliyoruz. Bu, bir bulmacanın kutusundaki parça sayısını bilmek gibi bir şey: Resmi göremiyorsunuz ama kaç parçanın eksik olduğunu biliyorsunuz.

Kolofonların bir başka yararı, tarihleme. Ammi-saduqa'nın saltanatının belirli yıllarına atıf yapılıyor. Böylece bu kopyanın ne zaman yazıldığını oldukça kesin biçimde biliyoruz. Ama bu, metnin ilk kez ne zaman bestelendiğini söylemiyor. İpik-Aya, daha eski bir örnekten kopyalıyordu; o örneğin ne kadar eski olduğunu bilmiyoruz.

Müze depoları neden önemli?

Millard'ın tanıması bir başka gerçeği de hatırlatıyor: Mezopotamya'ya ait en önemli keşiflerin bir kısmı, kazı alanlarında değil, müze depolarında yapıldı. On dokuzuncu yüzyılda Avrupa'ya taşınan on binlerce tablet, onlarca yıl boyunca kataloglanmadan, okunmadan bekledi. Sippar tabletleri de bunlardan biriydi.

Bu depolarda hâlâ okunmamış tabletler var. Her yıl, bazı araştırmacılar müze koleksiyonlarında daha önce tanınmamış parçaları bulup yayımlıyor. Atrahasis'in ya da Gılgamış'ın yeni bir satırı, bir sonraki katalog çalışmasında ortaya çıkabilir. Bu düşünce bana her zaman heyecan veriyor: Kayıp satırlar, belki de bir rafta, bir kutunun içinde, birinin dikkatle bakmasını bekliyor.

Çeviri sorunları

Atrahasis'in açılış satırı bile tartışmalı. "İnuma ilu awilum", yani "Tanrılar insan olduğunda" ya da "Tanrılar insan gibi olduğunda". Bu satır, tanrıların insanlar gibi çalışmak zorunda kaldığını anlatıyor; ama kelime kelime çeviri, farklı anlamlara açık.

Bir başka zorluk, insanların yaratılışı bölümünde. Tanrılardan biri, We-ila ya da başka okumalarla anılan bir tanrı, öldürülüyor ve onun kanı kille karıştırılıyor. Bu tanrının adı ve kimliği, farklı çevirilerde farklı biçimlerde veriliyor.

Tanrılar arasındaki ilişki

Keşif tarihi, tanrılar arasındaki ilişkileri anlamamızı da şekillendirdi. Smith'in parçalarında, Enlil ile Ea arasındaki çekişme belli belirsiz görünüyordu. Lambert ve Millard'ın edisyonu, bu çekişmenin metnin bütün yapısını belirlediğini gösterdi. Enlil insanları yok etmeye çalışıyor; Ea her seferinde onları kurtarıyor.

Bu yapı, Gılgamış'ın on birinci tabletindeki tufan anlatısında da korunmuş, ama daha kısa. Atrahasis'in bütün olarak okunması, Gılgamış'taki tufan bölümünün Atrahasis'ten alındığını açıkça gösterdi.

Ea'nın tutumu da keşif sürecinde netleşti. İlk parçalarda Ea, yalnızca tufanı haber veren tanrı gibi görünüyordu. Bütün metin okunduğunda, onun insanları her felakette koruyan, Enlil'in kararlarını dolambaçlı yollarla boşa çıkaran bir figür olduğu anlaşıldı. Ea, yemin ettiği için Atrahasis'e doğrudan konuşmuyor; sazlık duvara konuşuyor. Bu ayrıntı, tanrılar meclisinde verilen sözün ne kadar bağlayıcı olduğunu gösteriyor.

Sitchin'in okuması

Sitchin, Atrahasis'i Anunnaki'nin insanları köle işçi olarak yaratmasının kaydı olarak okudu. Bu okuma, Lambert ve Millard'ın edisyonu yayımlandıktan sonra, 1976'da "The 12th Planet" ile popülerleşti. Yani Sitchin, metnin bütün olarak okunabilir hale gelmesinden yararlandı.

Ama Sitchin'in kullandığı bazı ifadeler, Lambert ve Millard'ın çevirisinden farklı. Örneğin "lulu", Sitchin'de "ilkel işçi" olarak çevriliyor; Lambert ve Millard'da ise daha genel olarak "insan" anlamında kullanılıyor.

Forumlarda Atrahasis'in keşfi

Forumlarda Atrahasis'in keşif hikâyesi pek bilinmiyor. Çoğu kullanıcı, metnin içeriğine odaklanıyor. Ama bir tartışmada, yazıcının adının neden farklı kaynaklarda farklı geçtiği soruldu. Cevap, çivi yazısı işaretlerinin birden fazla okunuşu olduğuydu; özellikle özel adlarda bu belirsizlik sık görülüyor.

Bir başka forum kullanıcısı, Hilprecht'in Nippur parçası hakkındaki iddialarının hâlâ bazı popüler kitaplarda tekrarlandığını yazdı. Bu doğru: Yüz yıl önce eleştirilen bir yorum, kaynağı unutularak dolaşmaya devam edebiliyor.

SohbeX teorisi: Sippar'ın sessiz katibi

Bu bölüm spekülatif.

İpik-Aya, Ammi-saduqa döneminde, belki de genç bir yazıcı olarak, Atrahasis'i üç tablete kopyaladı. Kolofonlarda kendini "küçük yazıcı" olarak tanımlıyor gibi görünüyor. Bu, onun bir öğrenci ya da yeni başlamış biri olduğunu düşündürüyor.

Eğer öyleyse, bugün en eksiksiz Atrahasis kopyası, bir gencin elinden çıktı. Ve o genç, adının bin yıllarca sonra farklı biçimlerde okunacağını bilemezdi.

Bu, kanıtı olmayan bir tahmin; kolofonlardaki ifadenin başka okumaları da mümkün.

Size soru

Adınızın yanlış okunması sizi rahatsız eder mi? İpik-Aya'nın adı yüzyıllar sonra birkaç kez değişti. Ama yazdığı metin, değişmeden kaldı. Belki de önemli olan, adın değil, bırakılan eserin doğru okunmasıdır.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap