Giriş yap
🏺 Anunnaki

1857 deneyi: çivi yazısının çözüldüğü nasıl kanıtlandı?

1850'lerin ortalarında, Avrupa'nın bilim çevrelerinde bir soru giderek yüksek sesle soruluyordu: Asur'un çivi yazısını okuduğunu söyleyen bu adamlar, gerçekten okuyabiliyor muydu? Yoksa her biri, kendi hayal gücünü mü yazıya döküyordu? Akadca çivi yazısı, aynı işaretin birden fazla okunuşa sahip olabildiği, son derece karmaşık bir sistemdi. Şüpheciler, böyle bir sistemin çözüldüğü iddiasının ciddiye alınamayacağını düşünüyordu.

Bu soruya, 1857'de Londra'da, bilim tarihinin en ilginç sınamalarından biriyle cevap verildi. Dört araştırmacı, aynı yeni bulunmuş metni, birbirlerinden habersiz olarak çevirdi. Çeviriler mühürlü zarflarla teslim edildi ve bir komite tarafından karşılaştırıldı. Ben bu sınamayı, eski metinlerle ilgili her tartışmada hatırlanması gereken bir yöntem dersi olarak görüyorum.

Şüphenin kaynağı

Akadca çivi yazısının çözümü, 1840'larda ve 1850'lerin başında hızla ilerlemişti. Henry Rawlinson, Behistun yazıtının Babilce metni üzerinde çalışıyordu. İrlandalı din adamı Edward Hincks, işaretlerin hem heceleri hem de kelimeleri gösterebildiğini ve bir işaretin birden fazla ses değerine sahip olabileceğini keşfetmişti. Fransız-Alman araştırmacı Jules Oppert da bu alanda önemli çalışmalar yapıyordu.

Ama bu keşifler, şüphecileri ikna etmekte zorlanıyordu. Özellikle, bir işaretin birden fazla ses değeri taşıyabilmesi, yani "çok seslilik", bazılarına göre sistemin keyfi olduğunu gösteriyordu. Eğer bir işaret birçok farklı biçimde okunabiliyorsa, okuyucu istediği anlamı metne yükleyebilirdi. Bu eleştiri, ciddi bir eleştiriydi ve cevaplanması gerekiyordu.

Talbot'un önerisi

Sınama fikri, William Henry Fox Talbot'tan geldi. Talbot, fotoğrafçılığın öncülerinden biri olarak tanınıyordu; ama aynı zamanda matematik, botanik ve dil bilimiyle de ilgilenen çok yönlü bir bilim insanıydı. Çivi yazısı üzerine de çalışıyordu.

1857'de Talbot, yeni bulunmuş ve henüz yayımlanmamış bir metnin kopyasını elde etti. Bu metin, Asur kralı I. Tiglat-Pileser'e ait, sekiz yüzlü bir kil prizma üzerindeki yazıttı. Prizma, Aşur kentinde, Kal'at Şerkat'ta, kısa süre önce bulunmuştu. Talbot, metnin kendi çevirisini yaptı ve mühürlü bir zarf içinde Kraliyet Asya Derneği'ne teslim etti. Derneğe, aynı metnin Rawlinson, Hincks ve Oppert'e de gönderilmesini ve onların da bağımsız çeviriler yapmasını önerdi.

Dernek, bu öneriyi kabul etti. Dört araştırmacı, birbirleriyle iletişim kurmadan, aynı metni çevirdi ve çevirilerini mühürlü zarflar içinde teslim etti. Zarflar, derneğin oluşturduğu bir komitenin önünde açıldı. Komitede, tarihçi George Grote ve başka saygın bilim insanları yer alıyordu.

Bir bilimsel iddiayı, bu kadar açık bir sınamaya sokmak, size o dönemin bilim anlayışı hakkında ne düşündürüyor?

Sonuç

Komite, dört çeviriyi satır satır karşılaştırdı. Sonuç, şüphecileri büyük ölçüde susturdu: dört çeviri, ana hatlarıyla ve birçok ayrıntıda birbirine şaşırtıcı derecede yakındı. Rawlinson'un ve Hincks'in çevirileri özellikle birbirine çok benziyordu. Talbot'un çevirisi de genel olarak uyumluydu. Oppert'in çevirisi ise, büyük olasılıkla İngilizceyi ana dili olarak kullanmaması ve metni daha kısa sürede çevirmesi nedeniyle, daha çok farklılık gösteriyordu.

Komite, sonuçları aynı yıl yayımladı. Yayında dört çeviri yan yana basıldı, böylece okuyucular onları kendileri karşılaştırabiliyordu. Bu yayın, Akadca çivi yazısının gerçekten çözüldüğünün ve Asur metinlerinin güvenilir biçimde okunabildiğinin kanıtı olarak kabul edildi.

Elbette çeviriler kusursuz değildi. Bazı kelimelerin anlamı belirsizdi, bazı cümleler farklı biçimlerde yorumlanmıştı. Ama dört kişinin birbirinden bağımsız olarak aynı ana anlamı çıkarması, sistemin keyfi olmadığını, kurallı ve öğrenilebilir olduğunu gösteriyordu.

Tiglat-Pileser'in metni

Sınamada kullanılan metin, kendi başına da ilginç. I. Tiglat-Pileser, MÖ on ikinci yüzyılın sonları ile on birinci yüzyılın başlarında Asur'u yönetti. Prizmadaki yazıt, onun saltanatının ilk yıllarındaki seferlerini, av başarılarını ve inşaat çalışmalarını anlatıyor.

Metin, büyük tanrılara uzun bir çağrıyla başlıyor. Kral, Aşur'u, Enlil'i, Sin'i, Şamaş'ı, Adad'ı, Ninurta'yı ve İştar'ı tek tek anıyor ve her birini kendi unvanlarıyla övüyor. Sonra kendini, bu tanrıların seçtiği ve onlar tarafından güçlendirilen bir kral olarak tanıtıyor. Seferlerinde, kuzeydeki dağlık bölgelere, Nairi ülkelerine ve Fırat'ın ötesine yürüdüğünü anlatıyor.

Yazıtta, kralın av başarıları da sayılarla anlatılıyor. Metinde geçen sayılara göre, kral yaya olarak yüz yirmi aslan, savaş arabasından ise sekiz yüz aslan öldürmüş. Bu sayıların abartılı olduğu genellikle kabul ediliyor; ama kraliyet ideolojisinin bir parçası olarak anlaşılıyor.

Tanrılar arasındaki ilişki: yazıttaki sıralama

Tiglat-Pileser'in yazıtındaki tanrı çağrısı, Orta Asur döneminin tanrılar dünyasını gösteren değerli bir kaynak. Aşur, listenin başında, "büyük efendi, tanrıların topluluğunu yöneten" olarak anılıyor. Hemen ardından Enlil geliyor; "tanrıların babası, ülkelerin efendisi". Bu sıralama, Aşur'un Enlil'in üzerine çıkarıldığı, ama Enlil'in hâlâ büyük saygı gördüğü bir dönemi yansıtıyor.

Sin ve Şamaş, gök cisimleri olarak, kozmik düzenin bekçileri; Adad, fırtınanın ve bereketin tanrısı; Ninurta, savaşın ve kahramanlığın tanrısı; İştar ise savaşın hanımı olarak anılıyor. Her tanrıya, kralın seferlerinde ve yönetiminde bir rol veriliyor.

Yazıtın sonunda, Tiglat-Pileser, Aşur kentinde Anu ve Adad için bir tapınağı yeniden inşa ettiğini anlatıyor. Bu çift tapınak, iki tanrının birlikte tapınıldığı bir yapıydı. Anu, gök tanrısı olarak tanrıların en yaşlısı; Adad ise onun oğlu olarak kabul ediliyordu.

Fotoğrafçı ve çivi yazısı

Talbot'un bu hikâyedeki yeri, ilk bakışta şaşırtıcı. O, bugün daha çok fotoğrafçılık tarihindeki yeriyle tanınıyor. 1830'ların sonlarında ve 1840'ların başında, ışığa duyarlı kâğıt üzerinde görüntü elde etme yöntemleri geliştirdi. "Kalotip" adını verdiği yöntem, bir negatiften birden fazla pozitif baskı yapmayı mümkün kıldı. Bu yaklaşım, sonraki fotoğrafçılığın gelişiminde belirleyici oldu.

Talbot'un ilgi alanları, fotoğrafçılıkla sınırlı değildi. Matematik, optik, botanik ve eski diller üzerine de çalışıyordu. Çivi yazısıyla ilgilenmesi, bu geniş merakın bir parçasıydı. Bazı tarihçiler, Talbot'un fotoğrafçılığı, eski yazıtların ve belgelerin kopyalanması için bir araç olarak da düşündüğünü vurguluyor. Gerçekten de fotoğraf, sonraki on yıllarda, tabletlerin ve yazıtların belgelenmesinde vazgeçilmez bir araç haline geldi.

Talbot'un sınama önerisi, bir deneyci olarak düşünme biçimini yansıtıyor. Fotoğrafçılıkta olduğu gibi, çeviride de sonucun tekrarlanabilir olması gerektiğine inanıyordu. Aynı negatiften aynı görüntü çıkıyorsa, aynı metinden de aynı anlam çıkmalıydı. Bu yaklaşım, filoloji ile deneysel bilim arasında bir köprü kuruyordu.

Bir fotoğrafçının, eski bir yazının çözümünü sınamak için bir deney tasarlaması, size bilimin farklı alanları arasındaki geçişler hakkında ne düşündürüyor?

Akademik okuma

Akademik çevrelerde 1857 deneyi, Asuroloji'nin bir bilim dalı olarak doğuşunun simgesi olarak görülüyor. Bu sınama, bağımsız doğrulamanın, yani birbirinden habersiz araştırmacıların aynı sonuca ulaşmasının, bilimsel bir iddiayı sınamanın en güçlü yollarından biri olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, sınamanın kusursuz olmadığını da vurguluyor. Dört araştırmacı, birbirlerinin daha önceki yayınlarını biliyordu ve aynı genel yöntemleri kullanıyordu. Yani tamamen bağımsız değillerdi. Ama yine de, aynı yeni metni birbirlerinden habersiz çevirmeleri, ciddi bir sınama olarak kabul edildi.

Bu sınırlamalara karşın deney, bir çevirinin tek bir kişinin sezgisine değil, paylaşılabilir kurallara dayandığını gösterdi.

Sitchin'in okuması

Sitchin, çivi yazısının çözümünü tartışmadı; ama onun çalışmalarının tamamı, bu çözümün doğru olduğu varsayımına dayanıyor. İronik olarak, 1857 deneyinin vurguladığı ilke, yani bağımsız doğrulama, Sitchin'in çevirilerine de uygulanabilir. Sitchin'in kritik kelimeleri, örneğin "şem" ya da "Anunnaki" gibi kelimeleri, nasıl çevirdiği, diğer araştırmacıların bağımsız çevirileriyle karşılaştırıldığında, ciddi farklılıklar gösteriyor.

Forumlarda

Forumlarda 1857 deneyi pek bilinmiyor. Bilindiği başlıklarda ise genellikle iki farklı amaçla anılıyor. Bazı kullanıcılar, deneyi akademik çevirilerin güvenilirliğinin kanıtı olarak sunuyor. Bazıları ise, akademik çevirilerin de yorum içerdiğini ve tek bir doğru çeviri olmadığını vurgulamak için kullanıyor.

Bu iki bakış açısı da bir ölçüde haklı. Deney, sistemin çözüldüğünü gösterdi; ama ayrıntılarda yorum farklılıklarının olabileceğini de ortaya koydu.

SohbeX teorisi

Spekülasyon olarak okuyun. Bana öyle geliyor ki 1857 deneyi, tanrıların sesinin modern dünyada yeniden duyulmasının bir tür sertifikasıydı. Tiglat-Pileser'in prizmasında Aşur'a, Enlil'e ve İştar'a yazılmış övgüler, dört farklı kişinin kaleminden, birbirine benzer biçimde çıktı. Bu, o tanrıların sözlerinin, yorumcunun hayal gücünden bağımsız olarak var olduğunu gösteriyordu.

Belki de bugünkü Anunnaki tartışmaları için en yararlı şey, bu deneyi yeniden yapmak olurdu: tartışmalı bir metni, birbirinden habersiz birkaç çevirmene vermek ve sonuçları yan yana koymak.

Bu bir yorum; kesin bir bilgi değil.

Size soru

1857 deneyini daha önce duymuş muydunuz? Bir çevirinin güvenilirliğini sınamak için bu yöntem size ikna edici geliyor mu? Sizce bugün Anunnaki metinleri üzerinde benzer bir deney yapılsa sonuç ne olurdu? Yorumlarda yazın.

❤ 0 beğeni💬 0 yorumBeğenmek ve yorum yapmak için giriş yap